Çay da Kahve de Bahane!

ufuknoktasiMusa Uyar
4 dk. Okuma

Anadolu’da çay ve kahve, bir içecekten ziyade gönülleri birbirine dokunduran, muhabbeti
mayalayan köklü birer kültür nefesidir.
Onlar, yudum yudum demlenmiş hatıralar, buğu buğu yükselen dualar, gönül köprülerinin sessiz
mimarlarıdır.
Cezvede ağır ağır kaynayan kahve, yalnızca acı bir içecek değil, misafire verilen değerin ve
incelikli bir saygının sembolüdür.
Fincanın üzerindeki o koyu köpük, ev sahibinin nezaketini ve kalbindeki hürmeti fısıldar adeta.
“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözü, işte bu derin mananın ta kendisidir.
Kahve, ikramdan öte, gönüller arasında imzalanmış görünmez ve kalıcı bir ahittir.
Çay ise, paylaşımın, kalabalığın ve sıcaklığın ritüelidir.
Demlikte sabırla olgunlaşır; dost meclislerine, uzun sohbetlere, gurbet gecelerine ve
işyerlerindeki nefes molalarına eşlik eder.
İnce belli bardakta parıldayan o kızıl renk, Anadolu insanının yüzündeki samimi tebessüme
benzer: içten, davetkâr ve ısıtıcı.
Çay, yalnızlığı değil, birlikteliği sever.
Geceleri bereketlendiren, tefekkür sofralarına eşlik eden, sözün akmaya başladığı anları
taçlandıran, çoğu zaman onun buğusudur.
Çünkü çay, paylaşıldıkça güzelleşir ve birlikte tüketildikçe anlam kazanır.
Kahve ise daha derin, daha içsel bir çağrı taşır.
Avrupa’da sabahın ilk uyanışında, kütüphane köşelerinde veya yalnız yürüyüşlerin kısa
molasında zihni canlandıran bir dosttur.
O, kalabalığa değil, bireyin iç sesine hitap eder.
Bir fincan kahve, düşünceye keskinlik, ruha derinlik katar; sessizliğin ortasında küçük bir
tefekkür adası kurar.
Avrupa’nın sokaklarını, bürolarını kaplayan keskin kokusu, bir anlamda modern hayatın zihinsel
yakıtıdır.

Avrupa’da yaşayan gurbetçi gönüller için çay, bir nostalji kapısıdır.
Yabancı bir diyarda demlenen her demlik, memleketin sıcak muhabbetine, kalabalık aile
sofralarına duyulan özlemi taşır.
Kahve ise bu yeni coğrafyanın doğal akışında yerini bulur, gündelik hayata kolayca karışır.
Ancak her ikisi de, aslında, aidiyet ve insan bağının farklı tezahürleridir.
Edebiyat ve düşünce dünyası da bu iki içeceğin ruhunu teyit eder.
Goethe, kahveyi zihnin kapılarını açan bir uyarıcı olarak görürken; Dostoyevski, çayın yumuşak
buğusunda insanı birleştiren ve samimiyeti besleyen bir kuvvet bulur.
Üstad Bediüzzaman’ın “Bir çay koy keçeli de içelim” daveti ise, çayın etrafında örülen manevi
atmosferin, sadeliğin ve inceliğin bir ifadesidir.
Her büyük eserin arka planında ya bir fincan kahvenin tetiklediği yoğun konsantrasyon, ya da bir
demliğin eşlik ettiği uzun istişareler vardır.
Özünde kahve, geceye nüfuz eden bir tefekkür meşalesi; çay ise gündüzün telaşına serpiştirilmiş
bir huzur damlasıdır.
Kahve zihni uyarır, çay yüreği yumuşatır.
Biri derinlemesine bir iç yolculuğa çağırır, diğeri yan yana oturmanın, birlikte susmanın veya
konuşmanın konforunu sunar.
İkisinin de ayrı bir hikmeti, ayrı bir muhabbet dili vardır.
Ve nihayetinde, tüm bu incelikli farklar tek ve ebedi bir hakikatte birleşir: bir araya gelindiğinde
kıymetli olan ne çayın amber rengi, ne de kahvenin kadifemsi kokusudur.
Değerli olan, o ikramın ardındaki niyet, o masada kurulan sohbet, paylaşılan duygu ve açılan
gönül kapılarıdır.
İçecekler, sadece bu kutsal buluşmanın mütevazı vesileleridir.
İster Avrupa’nın sisli bir kentinde, ister Anadolu’nun güneşli bir kahvesinde olun; son sözü her
daim gönül söyler: “Gönül ne çay ister ne de kahve, gönül muhabbet ister; çay da kahve de
bahane…”
Yudumlar biter, fincanlar boşalır, buğular dağılır; lakin o muhabbetin sıcaklığı, hatırlayan ve
hisseden bir kalpte ebediyen saklı kalır.

TAGGED:
Paylaş
Yorum yapılmamış