İnsan, hayatı değerlendirirken yalnızca gördüklerinden değil, inandığı değerlerden de beslenir. Her birey,
farkında olsun ya da olmasın, çevresinde olup biteni kendi ölçüleriyle tartar; gördüğü davranışları kendi bakış
açısının süzgecinden geçirerek anlamlandırır. Ancak bu ölçülerin dayandığı zemin, insanın dünyaya hangi
pencereden baktığına bağlıdır. Kimileri için güç, servet ve iktidar belirleyici olurken; kimileri için doğruluk,
fedakârlık ve insanlığa fayda esastır.
Şöhret ve güç peşinde koşanlar, çoğu zaman hayatını başkalarına faydalı olmaya adamış insanların fedakârlığını
anlayamaz. Onların özverisini, kendi dar dünyalarının ölçüleriyle yorumlar; hatta çoğu zaman bu samimi
çabaları bile şüpheyle karşılar.
Ne var ki, gücün kontrolsüz biçimde bir elde toplanması ve onu kullananların zaaflarını mağlup olması,
toplumsal çözülmeyi de beraberinde getirir. Otokontrolün zayıf olduğu ortamlarda, bireysel hırslar hızla öne
çıkar; şahsi beklentiler, ortak değerlerin yerini almaya başlar. Bu süreçte insani değerler aşınır, güven duygusu
zedelenir ve toplumun ortak hafızasında derin yaralar açılır.
En tehlikeli kırılma ise, toplumların yıllar içinde biriktirdiği güvenin istismar edilmesidir. Dini, ahlaki ya da
kültürel değerler üzerinden elde edilen itibar; eğer kişisel çıkarların aracı hâline getirilirse, yalnızca bugünü değil
geleceği de tahrip eder. Çünkü güven bir kez sarsıldığında, yeniden inşası uzun yıllar alır.
Gücü koruma kaygısı, çoğu zaman hukukun da araçsallaştırılmasına yol açar. Oysa hukuk, güçlü olanın değil,
haklı olanın yanında durduğunda anlam kazanır. Yasaların eğilip büküldüğü, adaletin kişilere göre şekillendiği
bir ortamda toplumsal denge bozulur. Bu durum sadece muhalif kesimleri değil, uzun vadede tüm toplumu
etkileyen bir güvensizlik iklimi oluşturur.
Ekonomik alanda da benzer bir çözülme görülür. Üretmeden kazanma anlayışının yaygınlaşması, emeğin
değerini düşürür; baskı ve korku ortamı ise girişim ruhunu zayıflatır. Oysa sağlıklı bir toplum, ancak adil
rekabetin, emeğin ve üretimin değer gördüğü bir zeminde gelişebilir.
Bütün bunlara rağmen tarih bize önemli bir gerçeği hatırlatır: Baskı arttıkça, ona karşı direnen bir vicdan da
mutlaka ortaya çıkar. Zor zamanlar, insanın gerçek karakterini açığa çıkarır. Değerlerinden vazgeçmeyen, şiddete
yönelmeyen, sabır ve metanetle yoluna devam eden insanlar; toplumun görünmeyen ama en güçlü dayanağı olur.
Onlar, en ağır şartlarda bile dayanışmayı terk etmez, kimseye yük olmadan ayakta kalmaya çalışır, küçük
imkânlarla hayatını devam ettirse de sabreder. Dinin geçmişten gelen İtibarlarını korumak için en küçük hatadan
bile kaçınır; zorlukları birbirini suçlayarak değil, birlikte aşmaya gayret eder. İşte bu duruş, aslında toplumun
geleceğini inşa etmeye aday bir potansiyele sahiptir.
Çünkü kalıcı olan, gücün kendisi değil; o gücün hangi değerlerle kullanıldığıdır. Geçici kazanımlar uğruna
doğruluğu terk edenler, kısa vadede başarılı görünse de uzun vadede güven kaybeder. Buna karşılık dürüstlükten,
adaletten ve insanlıktan taviz vermeyenler; zamanla daha geniş çevrede karşılık bulur.
Bugün yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, insanlığın özünde iyiliğe yönelen güçlü bir damar varlığını
sürdürmektedir. Her karanlık dönem, içinde bir aydınlanma ihtimalini taşır ve o aydınlık, değerlerinden
vazgeçmeyen insanların sabrında, dirayetinde ve samimiyetinde saklıdır.
Sonuç olarak; yaşananlar ne kadar ağır olursa olsun, tarih bize şunu öğretir: Uzun vadede kazanan, o güce
rağmen doğruluktan ayrılmayan, zorluklara rağmen iyilikten vazgeçmeyen ve her şartta insan kalabilenlerdir.
Çünkü yarını inşa edenler, umudunu kaybetmeyenlerdir.
İsmail S. Gulumser

