Yeryüzünde en sarsıcı sesler, çoğu zaman en sessiz olanlardır. Bir mazlumun kalbinden kopan “âh”, dudaktan dökülürken belki cılız bir fısıltıdır; fakat semaya doğru yükseldikçe arşı titreten bir hakikate dönüşür. O âhın ardında ne kalabalıklar vardır ne alkışlar. Sadece kırılmış bir kalp, incinmiş bir onur, Rabbine açılmış iki el ve o ellerde gizli bir yürek yangını… İşte mazlumun duası tam da budur: Sessizliğin en yüce makama yazdığı en dokunaklı mektup, gözyaşının tercüman olduğu en mahrem çığlık, dünyada kimsesiz kalan bir ruhun gökyüzündeki tek sahibine fısıldadığı en derin sır.
İnsanoğlu, yaratılmışların en şereflisi kabul edilir; ama hayat sahnesinde bazen en savunmasız duruma da düşebilir. Haksızlık karşısında dili tutulur, eli kolu bağlanır. Beşerî adalet mekanizmaları ya işlemez ya da çok gecikir. İşte tam o noktada kul, acziyetini derinden idrak eder. Oysa acziyet, mümin için bir çöküş değil; bilakis ilahî kudrete açılan kapıdır. Çünkü dua, kulun “Ben yapamıyorum, Sen yaparsın” diyerek Rabbine sığınmasıdır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu gerçeği ne güzel ifade eder: “Mazlumun duasından sakının. Çünkü onun duası ile Allah arasında perde yoktur.” Bu beyan, ilahî adaletin yeryüzündeki en büyük teminatıdır. İnsanların kurduğu mahkemeler şaşabilir. Şahitler korkudan susabilir; deliller karanlık ellerle karartılabilir. Fakat Allah’ın adaleti şaşmaz. O, mazlumun gözyaşını zayi etmez. Her bir damla, kader sayfasına düşen bir mühür gibidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak, “Allah, zulme uğrayanın dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez” (Nisâ, 4/148) buyurarak mazluma açık bir hak tanır. Çünkü mazlumun feryadı isyan değil; adalet arayışıdır. Zulüm, sadece bir kişiye yapılan haksızlık değildir; zulüm, kâinatın üzerine kurulduğu o muazzam dengeye vurulan bir darbedir. Zira bu âlem adalet üzerine inşa edilmiştir. Güneş vaktinde doğar, mevsimler milim şaşmaz, su kendi mecrasında vakarla akar. Fakat insan nefsine yenilip bir başkasının hakkına el uzattığında, bu ahengi bozar. İşte tam o an, mazlumun duası devreye girer. O dua, bozulan düzenin yeniden kurulması için kâinatın sahibine yapılan en samimi çağrıdır.
Tarih, mazlumların âhıyla yıkılan kalelerin, devrilen tahtların destanıyla doludur. Nice güçlü görünen yapılar, bir yetimin gözyaşıyla sarsılmış; nice yıkılmaz sanılan tahtlar, bir mazlumun secdedeki hıçkırığıyla yerle bir olmuştur. Çünkü Allah adildir. O, zulmü ebedîleştirmez. Bazen mühlet verir; ama asla ihmal etmez. “Zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var” sözü, bu bekleyişin en vakur özetidir.
Mazlumun duası, dünyevi tüm gösterişlerden uzaktır. Bir insanın her şeyini kaybettiği, onurunun zedelendiği o dar vakitte, kalp artık dünya ile olan tüm sahte bağlarını koparır. Bu, ruhun en çıplak, en savunmasız ve dolayısıyla en samimi halidir. Kelimeler boğazda düğümlense de o sessiz çığlık, Yaratıcı’ya hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan ulaşır. Mazlum önce susar. Bu suskunluk bir acziyet değil, bir hazırlıktır. Tıpkı yağmurdan önceki toprağın sessizliği gibi… Toprak nasıl rahmeti bekliyorsa, mazlum da ilahî adaleti bekler. Beşerî adalet gecikince, insanın acziyeti ile Yaratıcı’nın kudreti arasında o meşhur “nurdan köprü” kurulur. İşte o köprüden geçen en güçlü kervandır dua. Mazlumun elindeki tek ama en etkili silahtır. O elini açtığında aslında sadece yarasını gösterir ve “Görüyorsun…” der. Bu, bir çocuğun annesine sığınışındaki masumiyet kadar duru bir teslimiyettir.
Mazlumun duası, aynı zamanda büyük bir sabır sınavıdır. Mazlum beklerken boş durmaz; beklediği her an, duasıyla direnir. Onun sabrı, toprağın altındaki tohumun sessiz çatlayışı gibidir; görünmez ama vakti geldiğinde dağları deler. Sabır, pasif bir bekleyiş veya köşesine çekilip boyun eğmek değildir; aksine onurlu bir direniştir. Sabır, yıkılmadan ayakta kalmak ve karanlığın en koyu anında bile şafağın sökeceğine inanmaktır. Çünkü her gece, fecre gebedir. Mazlum dua ederken sadece hakkını talep etmez, aynı zamanda kendi ruhunu da iyileştirir. Kin ve nefretin zifiri karanlığında boğulmak yerine, davasını “en yüce makama” havale etmenin getirdiği o eşsiz hafifliği yaşar.
Burada önemli bir incelik vardır. Mazlum olmak, insanı otomatik olarak kusursuz yapmaz. Her kul kendi muhasebesini yapmalıdır. Fakat açık ve sistematik zulüm karşısında susmak, vicdanı köreltir. Haksız yere özgürlüğün kısıtlanması, iftira, onurun ayaklar altına alınması… Bunlar karşısında yükselen dua, sadece bireysel bir yakarış değil; aynı zamanda insanlığın ortak vicdanıdır. Hocaefendi’nin sıkça vurguladığı gibi, zulme uğrayan insanın bile kalbinde kin taşımaması yüksek bir ahlâk ufkudur. Dua, içimizdeki yangının dilidir; ama o yangın kinle beslendiğinde kül eder, hak teslimi niyetiyle yandığında ise arındırır. Mümin, hakkını Allah’a havale ederken merhameti elden bırakmaz. Çünkü bilir ki intikam ateşi yakanı da yakar; adalet talebi ise kalbi temizler. İşte bu yüzdendir ki mazlumun duası, gözyaşıyla ıslanmış bir kalpten hak teslimi niyetiyle yükseldiğinde, arşa en saf haliyle ulaşır.
Bugün yeryüzünün farklı coğrafyalarında, modern dünyanın sağır kulakları arasında sessizce inleyen milyonlarca mazlum var. Haksız yere özgürlüğünden mahrum edilenler, vatanından koparılanlar, emeği sömürülenler… Onların duaları, modern dünyanın gürültüsünde belki duyulmuyor; ama asla kaybolmuyor. Her bir “Ya Rabbi!” hitabı, gökyüzünde açan görünmez bir çiçek gibidir; vakti geldiğinde kokusu tüm dünyayı saracaktır. Bu duaların bir gün mutlaka karşılık bulacağına inanmak, imanın en temel dayanaklarından biridir.
Zalim, mazlumun âhından korkmalıdır. Zira mazlumun âhı, indirir şahı. Gücüne güvenip adaleti çiğneyenler bilmeli ki; mazlumun duası ilahî kudrete dayanır. Hiçbir güç, hiçbir sistem o duanın önüne set çekemez. Çünkü zulümle payidar olunmaz; zulümle yükselen, er ya da geç yıkılır.
Mazlum için ise bu hakikat en büyük tesellidir. Yalnız değilsin. Gözyaşın yerde kalmaz. Rabbin seni görür, bilir ve zamanı geldiğinde adaletini tecelli ettirir. Belki bugün değil; belki yarın değil. Fakat mutlaka… Çünkü adalet, ilahî bir vaattir.
Netice itibarıyla mazlumun duası, insanlık tarihinin en etkili ve en eski senfonisidir. Bestesi acıyla, sözleri umutla yazılmış bu senfoni, her çağda aynı nağmelerle yankılanır. Zalim, ne kadar güçlü görünürse görünsün, mazlumun duası karşısında asıl güçsüz odur. Çünkü onun gücü geçici, mazlumun duası ise ebedidir. Zira mazlumun duası, sadece bir yakarış değil; ilahî adaletin tecellisi için verilmiş ezelî bir sözdür.
Zulüm sonsuza dek sürmez; karanlık, sabaha mağlup olmaya mahkûmdur. Mazlumun duası ise o sabahın en parlak müjdecisidir. Eğer bir gün kendinizi haksızlığa uğramış ve kimsesiz hissederseniz; unutmayın ki gök kapıları ardına kadar açıktır. Sizin sessizliğinizde konuşan bir Hak, gözyaşınızda parlayan bir adalet vardır. En koyu gece, fecrin en yakın olduğu andır ve mazlumun duası, o fecrin ilk ışığıdır. Ne güneşin doğuşu engellenebilir ne de mazlumun duasının semaya yükselişi. Her âh, bir gün sabaha dönüşür. Her gözyaşı, bir gün adalet çiçeği açar. Ve her zalim, bir gün anlar: Mazlumun âhı, indirir şahı.
Musa Uyar

