Biri Avrupa’da ve Hristiyan bir çevrede, diğeri Asya’da Müslüman bir mahallede neşet etseler de, her ikisi de, topyekün insanları ve insanlığı merkeze almış, özgün teşhisler ortaya koymuş, buna göre felsefelerini belirlemiş, ilkesel çare ve evrensel çözüm teklifleri sunmuş, küresel boyutta iz bırakan fikri bir miras ve külliyat bırakmışlardır.
Bu makalenin amacı, Immanuel Kant ve M. Fethullah Gülen’in birbirinden farklı birçok özellikleri olmasına rağmen, onların sadece filozof vasıflarından hareketle, bu şahsiyetleri, bazı temel mevzular ve buna bağlı belli bahisler üzerinden karşılaştırmaktır.
Her iki filozof da; aklın mahiyeti ve mertebeleri, bilim felsefesi, nedensellik ilkesi, uzay ve zaman, özgürlük ve irade kavramı, ahlakın temellendirilmesi, sanat felsefesi, aydınlanma fikri, vahyin imkânı ve aklın konumu, akıl ve vahiy çatışması, mucizelere bakış, din felsefesi, ölüm ötesi hayat, Tanrı tasavvuru ve hukuk felsefesi gibi daha birçok temel konuda, özgün yazılar ve tespitler ortaya koymuşlardır.
Kant’ın (d.1724, ö.1804) yazılı eserleri arasında başlıcaları; Saf Aklın Eleştirisi, Pratik Aklın Eleştirisi, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Fakültelerin Kavgası, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Salt Aklın Sınırları Dahilinde Din, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Prolegomena, Antropoloji ve Aydınlanma Nedir makalesi olarak sıralanabilir.
Gülen’in (d.1938, ö.2024) ise basılan, doksana yakın telif kitaplarından, bizzat kaleminin ürünü makalelerinden ve notlarından teşekkül etmiş, temel eserleri vardır. Bunların başlıcaları; Çağ ve Nesil (10 cilt), Ruhumuzun Heykelini Dikerken (2 cilt), Kalbin Zümrüt Tepeleri (4 cilt), Ölçü veya Yoldaki Işıklar ve Beyan isimleriyle yayınlanan kitapları sayılabilir.
Her iki filozof da evlenmemiştir. [1] Gülen’in ataları Ahlat tarafından sürgün edilmiş iken [2], Kant’ın babası da İskoçya asıllı bir göçmendir. Kendileri dâhil, Kant on, Gülen ise sekiz kardeşli kalabalık bir ailede büyümüşlerdir. İkisinin de üzerlerinde, özellikle çocukluk dönemlerinde, dindar olan annelerinin önemli bir etkisi vardır.
Kant, ilerleyen yıllarında “Beni sık sık şehrin dışına çıkarırdı, dikkatimi Tanrı’nın işlerine çekerdi, dindar bir coşkuyla, O’nun her şeye gücü yetmesinden, bilgeliğinden ve iyiliğinden bahsederdi ve kalbime, her şeyin Yaratıcısı’na karşı, derin bir saygı aşılardı.” [3] diye anlatır, annesi Anna Regina Reuter hanım ile birlikte geçirdiği, o çocukluk günlerini.
Gülen, bir röportaj vesilesiyle yayınlanan ‘Küçük Dünyam’ isimli kitapta, “Annemin bu örnek davranışı, Kur’an öğretmekteki hassasiyet ve aşkı, ibadetindeki kusursuzluğu ve hayatını hep ızdıraplı geçirmesi, çocukluk ihsaslarımla o gün anlamamış olsam dahi, bugün çok iyi anlıyorum ki, bana tesir eden en mühim hususlardandır.” [4] diyerek yâd eder, annesi Refia hanımı.
Her iki filozofun, bir başka ortak noktası, fikri olarak etkisinde kaldıkları kişilerin çektikleri acılardır. [5]
Kant, 1789 yılında başlayan, Yakınçağ’ın başlangıcı kabul edilen Fransız ihtilaline şahit olmuş ve bu konuda bazı kritik değerlendirmelerde bulunmuştur. Gülen ise 1960, 1971, 1980, 1997 senelerinde, demokratik hükümete yapılan farklı askeri darbelere tanıklık etmiştir.
En son, gerçek faillerinin gizli kaldığı, 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen ‘sözde kalkışma’ iftirasına, maruz kalmıştır. Zira bu ‘darbe girişimi’ nedeniyle, ulusal hukuk askıya alındığından, Gülen açıktan ilan etmesine rağmen, uluslararası hukuk temsilcileri de devreye girmemiştir. BBC’nin de bulunduğu bir grup medya kuruluşuna verdiği röportajda, “Fiilen darbeyi bin defa telin ederim. Darbe teşebbüsünü de telin ederim. Darbe yapalım mı mülazasına karşı da, makas gibi kollarımı açarım.” [6] diyerek demokrasiye olan net tavrını yinelemiştir.
Her iki filozof da, gençlik yıllarında belli idealleri olan insanlardır. Mesela Kant’ın bir tutkusu; fizik ile metafizik ilişkisini yerli yerine oturtmaktır. Gülen’in bir ideali ise; kalp ile kafa arasındaki izdivacı tesis etme azmi görülmektedir.
Filozoflara dair veya onlar hakkında, üçüncü şahısların yazdıkları ve söyledikleri yorumlar, esasında doğrudan kendilerini bağlamayan subjektif bilgiler olduğundan, objektif duruş sergileme adına, bu makalede büyük oranda, kendi yazılı eserlerindeki fikirleri referans gösterilerek karşılaştırma amaçlanmıştır.
Şimdi de yukarıda bahsi geçen temel mevzular üzerinden, her iki filozofa, okuyanların mukayeseli bakabilmesi adına, onların fikri duruşlarını konu odaklı ve tek tek ele alalım.
1. Aklın Mahiyeti ve Mertebeleri
Akıl, Kant felsefesinin merkezinde yer alır. O, akıl kavramı veya yetisini, genel olarak şöyle tanımlar:
“Akıl ki, sezginin gerecini (malzeme) işlemek ve düşüncenin en yüksek birliği altına girmek için bizde ondan daha yüksek bir yeti yoktur.
Tüm bilgimiz duyulardan başlar, oradan anlağa (zihin) geçerek akılda sonlanır.
Akıl, bilginin tüm içeriğini soyutlar; ama bir de olgusal kullanımı vardır.
Akıl, belli kavram ve ilkelerin kökenlerini kapsar. Akıl, bir mantıksal bir de aşkınsal yeti olarak, bölünmesi söz konusudur.
Akıl, anlak (zihin) kurallarının, ilkeler altında birliğini ilgilendiren bir yeti olarak görülebilir. Akıl, hiçbir zaman, ilk olarak, deneyime ya da bir nesneye değil ama anlağa yönelir. Ve böylece oradaki bilgiler çoklusuna, kavramlar yoluyla apriori birlik verir. Bir birlik ki, aklın birliği olarak adlandırılabilir.” [7]
Gülen perspektifinden, aklın ne demek olduğunu, ‘Aklın İki Yüzü ve Makuliyet’ makalesinden bazı kesitler aktararak devam edelim:
“Akıl; maddeden mücerret, ama maddeye bitişik bir cevher.. metafiziğin fizik içindeki ışıktan uzantısı.. ruhun en önemli fakültelerinden biri.. hakla bâtılı birbirinden ayırma adına insan mahiyetinin en keskin nuru… insanî bir özdür.
O, insanın bir mânâda, düşünmesi, idrak etmesi, anlaması ve onu fenalıklardan alıkoyup iyiliklere yönlendirmesi açısından ruhun karakol gücüdür. O, ilmin sebeplerinden biridir.
Akıl, mükellefiyetin esası, tefekkürün temel unsuru, muhakemenin ilk cevheri, insanı hayvandan ayıran, ayırıp gerçek insan olma kapısına getiren, Yaratıcı’nın insanoğluna en müstesna bir armağanıdır.
Akıl, potansiyel derinlikleri itibarıyla, kâinat kitabını okuyan bir göz; duyduğu ses ve nağmeleri değerlendirip değişik mânâlara bağlayan pek çok ihtizaza açık bir iç kulak; eşya ve hâdiseleri aşkın bir tefahhusla temâşâ eden muhit bir idrak; varlık ve varlık ötesi âlemleri keşfe açık bâtınî bir gözdür.
İnsanlar onunla, topyekün kâinat ve hâdiseleri tarar, kritik eder, bir esasa bağlar ve Allah’a yürür. İyiliklerde, güzelliklerde mantık ve muhakemelerimizi vahyin ve ilhamın zenginlikleri ile buluşturur ve ötelerden gelen mesajlara referans olur.. fenalıklarda, çirkinliklerde de, ilâhî hududa mantıkî yorumlar getirerek nefsin serazat arzularını frenler ve onun taarruzlarına karşı sürekli stratejiler üretir.
Anlama, idrak etme, kavrama mânâlarına gelen akıl; şöyle-böyle tarifi içine giren hususları kavramada önemli bir vasıta ve ruhun hayatî dinamiklerindendir. Anlaşılacak şeyler onunla anlaşılır, onunla kavranır, onunla değerlendirilir ve onunla bir neticeye bağlanır ki, aksi ahmaklık, aptallık ve idraksizlik demektir.
İnsanı diğer canlılardan ayıran bu (akıl) en önemli derinlik, onu Allah’ın muhatabı olma seviyesine yükselten bu yüce cevher, keza onu kalbî ve ruhî hayata yükseltmede ilk muallim ve rehber, vahiyle beslenip semavîliğini koruduğu, kâinat kitabını okuyup mütalâalarını mârifete çevirebildiği sürece meleklerden farksızdır.” [8]
Bütün ahlaki kanunların yüce mahkemesi [9] akıldır, Kant’a göre. O, saf aklı, temelde ikiye ayırır.[10] Fenomen dediği görünür fiziki alan, teorik (kurgusal veya nazari) akıl ile bilinir. Ahlakı temellendirirken ve aşkınsal metafizik ilkeleri anlayabilmek için ise pratik (kırgısal veya ameli) akıl kavramını tercih eder.
Gülen de, aklı, zamana tabi ve zamanı aşkın şeklinde taksim eder. Birincisinde akıl tedrîcî hareket eder, biraz âheste davranır ve işi zamana yayarak götürür. İkincisinde ise, zamanı aşar ve müddete ihtiyaç duymaz. Bunları, aklın kesbi ve sezgi mertebeleri olarak tarif etmektedir. [11]
Aklı, ‘ilâhî ilmin bir nuru ve ziyası’ olarak tanımlayan Gülen, aynı zamanda onu, hem kendini hem de bütün eşya ve hâdiseleri -sınırlı da olsa- idrak edecek mahiyette bir cevher-i muazzez kabul eder. Akl-ı meâşın alanı zâhir ile sınırlı iken, akl-ı meâd varlığın bâtınına açılarak sebepleri hallaç eder, diyerek bir sınıflandırma da yapar. [12]
Doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü bilme ve anlama konusunda, aklın değerinin ve sınırlılığının idraki içinde olmaları, onların ortak duruşlarıdır. Fakat bu hakikatleri bulmada Gülen, Kant gibi aklı yeterli görmez, vahyin rehberliğini de gerekli görür.
2. Bilim Felsefesi
Kant felsefesinin temelini oluşturan, Saf Aklın Eleştirisi isimli meşhur eserdir. Birinci Kritik olarak da bilinen bu kitap, insan aklının, kapasitesini ve sınırlarını belirleme çabası içeren, âdete bir harita mahiyetindedir.
Hem ontoloji hem epistemoloji bağlamında, insan aklının bilme hudutlarını tayin etmeye çalışır. Bunun için de mevcutlara ilave yeni kavramlar üretir ve onlara bazı özel ve yeni anlamlar yükler.
Saf akıl, teorik akıl, pratik akıl, uzay ve zaman formları, zihnin kategorileri, numen, fenomen, sentetik, analitik, apriori, aposteriori, transandantal, amfiboli ve antinomiler (psikolojik, kozmolojik ve teolojik ilkeler) bu kavramların bir kısmıdır.
Eser, iki önsöz, bir giriş ile başlar ve Transandantal Öğeler Öğretisi (I-II) bölümleri ile biter. [13] Onun felsefesini ortaya koyduğu asıl kısım ise burasıdır.
İnsan aklının, varlık ve bilgi konusundaki hududunu, ‘fenomen’ alem ile sınırlayan Kant, duyu odaklı ampirizm ile akıl merkezli rasyonalizm ekollerini uzaklaştırarak, kritisizm bilim felsefesinin temellerini atar.
‘Numen’ kavramını ise insanın bilme yetisinin dışında kalan, fenomen gibi nedenselliğe tabi olmayan unsurlar için kullanır. Elbette bütün bu tasnifler, fiziksel âleme ilişkin, zihinsel ve duyusal kapasitesi ölçüsünde insanın teorik aklının bilgisinin imkânlarını açıklamak içindir. Yoksa burada metafiziğin reddi söz konusu değildir.
Gülen’e göre ise bilginin imkânlarını, sadece akıl ve tecrübe ile sınırlamak bir eksikliktir. Aktif akla ve müşahedeye ilave olarak, vahiy de bir bilgi kaynağıdır.
Bu mülahazasını, “Bizim, aktif aklın yanında her şeyi Kitap-Sünnet, Kitap-Sünnet’in referansı çerçevesinde diğer kaynaklarla irtibatlandırmamıza mukabil, onlar, aklı ve müşâhedeyi bilimin biricik sebebi görerek, âdeta ilmin ve mârifetin yollarını daraltmış sayılırlar.” [14] şeklinde ifade ederek, hem kritikte bulunur hem de duruşunu belirler.
İlmî araştırma usûlü veya ilmî metodoloji gibi kavramlar, modern bilim felsefesinin ürünü olan farklı yöntemlere işaret etmektedir. Bu tabirler üzerinden Gülen, ilmî araştırmalar için, detaylı bir usûl tarifi çizer. Ayrıca objektif kabul ettiği, böylesi bir bilimsel metodolojiyi izleyen bilim insanlarını da, ilmin haysiyetine saygılı olmalarının bir gereği olarak görür.
Onun, “Modern metodolojinin de benimsediği bu araştırma usûlü, ilmî tespitler için ‘objektif’ bir usûldür. Binaenaleyh, böyle bir usûlle araştırmaya gidilmeden, bir şeyin doğru ve sabit olduğu iddiasında bulunmak ve ona ters gelen şeyleri de red ve inkâr etmek kat’iyen ilmî değildir.” [15] cümleleri, esasında bu tavrının bir sonucudur.
Gülen’in, Kant gibi bir detaylı bilim felsefesi eseri olmasa dahi, onun modern metotlarla bir kavgası yoktur. Dahası Gülen’in bu usûller ile barışık ve saygılı olduğu görülmektedir.
3. Nedensellik İlkesi
Klasik mantığın dört temel ilkesinden biri olarak sayılır, nedensellik. Kant, Transandantal Analitik bölümünde, zihnin kategorilerini, ‘nicelik, nitelik, bağıntı ve modalite’ olarak dört maddede özetler. Nedensellik yasası, bağıntı kategorisi içerisindedir.
Kant’ın, ‘neden-etki ilişkisi’ şeklinde adlandırdığı, nedensellik ilkesinin izahı şu şekildedir:
“Aslında zamanda, iki algıyı bağlamaktayımdır. Şimdi bağlama, salt duyunun ve sezginin işi değil, ama burada iç duyuyu, zamansal ilişki açısından belirleyen zihin (imgelem) yetisinin terkipli (bireşimli) bir türüdür. Ama zihin yetisi, sözü edilen iki durumu, iki yolda bağlayabilir. Öyle ki, biri ya da öteki, zamanda daha önce yer alır; çünkü zaman, kendinde algılanamaz.” [16] diyerek, önce meselenin zamanla olan irtibatını izah eder.
Hemen ardında da, “İki durum arasındaki ilişki, öyle bir yolla düşünülmelidir ki, bu yolla hangisinin önce ve hangisinin sonra koyulması ve ters (evrik) olarak koyulmamaları gerektiği, zorunlu olarak belirleniyor olmalıdır. Ama terkipli birliğin bir zorunluluğunu, kendinde taşıyan kavram, yalnızca arı bir zekâ (anlak) kavramı olabilir ki, algıda yatıyor olması söz konusu değildir. Ve bu arada, bu ‘neden ve etki ilişkisinin’ kavramıdır ki, bunlardan birincisi ikincisini sonuç olarak belirler.” [17] açıklamalarıyla nedensellik ilkesini anlatır.
Gülen, fiziki dünyadaki sebep-sonuç ilişkisine riayet edilmesini, insana bakan yönüyle bir ‘vazife’ olarak düşünür. Zira Adetullah/Sünnetullah denen kâinattaki tekvini yasalar da, tıpkı Kur’an’daki teşrii kanunlar gibi kaynakları ilahidir.
O, katı değil ama şartlı bir determinist anlayışa sahiptir. İlim dünyasında ehemmiyeti müsellem illiyet (kozalite) kanununun iyi kavranılmasını [18] ifade ederek, bu konudaki tavrını şöyle aktarır:
“Sebepler dairesinde sebeplere riayet bir vazife, onları görmemezlikten gelmek ise bir cebriliktir. Orta yol, sebepleri gözetmede en küçük bir boşluğa dahi meydan vermeyecek kadar tedbirli ve temkinli olmak, Allah’a itimat ve güvende de başka hiçbir şeye takılmama ölçüsünde mütevekkil bulunmaktır. Sebep-netice, illet-mâlul arasındaki münasebetler muteber sayılmalı ama, düşünce dünyamızda koyu bir determinizmaya da yer verilmemelidir. Olsa olsa orta yol mülâhazalı bir şartlı determinizmaya kapı aralanabilir. Eğer cebri determinizma, aynı sebeplerin, aynı ortamda aynı neticeleri doğurmasının adı ise, şartlı determinizmaya mülâhaza dairemizin açık olduğu kendi kendine ortaya çıkacaktır. Şimdi bu mülâhazaları bizim ölçülerimiz içinde ele alacak olursak, fizik dünyasında cereyan ettiği ölçüde olmasa bile, içtimâiyatta dahi belli nispette sebep-sonuç meselesi her zaman söz konusu olabilir.” [19]
Nedensellik veya kazolite konusunda, insan iradesinden bağımsız, düzenli işleyen bir determinist yapıya her iki filozof da saygılıdır. Gülen, Kant’tan farklı olarak mucizeler konusunda, şartlı bir determinist anlayışına sahiptir.
4. Uzay ve Zaman
Uzayı, saf bir sezgidir diye tarif eder, Kant. Onun ifadesi: “Uzay, dış deneyimlerden türetilen görgül bir kavram değildir. Uzay, tüm dış sezgilerin temelinde yatan, bir apriori tasarımdır. Öyleyse kökensel uzay tasarımı apriori sezgidir, kavram değildir.” [20] şeklindedir.
Zaman için ise, herhangi bir deneyimden türetilmiş bir kavram değildir, der. O da, apriori zorunluluk üzerine dayanır ve duygusal sezginin saf bir biçimidir. Ayrıca Kant, “ Zaman, tüm sezgilerin temelinde yatan zorunlu bir tasarımdır.” [21] der. Dahası o, kökensel tasarım olarak zaman, sınırsız olarak verili olmalıdır, düşüncesindedir. [22]
Zamanın ilerlemesini de, “Verili bir zamandan, sonraki belirli bir zamana ilerleyiş, zorunludur.” [23] diyerek, bu akışın, tek yönlü bir mecburiyet olduğunu vurgular.
Uzay ve zamanı, Allah’ın yaratması ve devam ettirmesine bağlayan Gülen, “O’ndan emir gelmeyince hiçbir şey olmaz.. O irade etmeyince hiçbir nesne vücuda gelemez! O dilememiş olsaydı, bugün ne zaman ne de mekân bulunurdu. O, var ettiği şeyleri devam ettirmeseydi, her şey toz-duman olur giderdi.” [24] ifadeleriyle bu mevzudaki düşüncesini aktarır.
Ayrıca Gülen, ‘zaman’ hakkında metafizik bir açıklamada bulunur: “Zaman, bir santrale takılmış spirallerin sonsuza uzanmış şeklidir. Ne yuvarlak, ne de düz bir hat değil, onda iniş de var çıkış da var. Hakikî zamanın vücudu, levh-i mahv ve isbattır.” [25]
Dahası o bir şiirinde, zamanın ‘asimetrik’ oluşunu ifade eder. Bazı benzetmeler yaparak onu, ‘kaynayan bir güğüm’, ‘iç içe bir düğüm’ ve ‘kapalı fânusta sırlar menşuru’ mısralarıyla, belli analojiler ile akla yaklaştırarak tarif eder. [26]
Her iki filozofta, uzay ve zamanı kabul eder. Bunların mutlak değil izafi olduklarını ifade ederler. Kant, bunları tanımlama veya kaynağını ifade etmek yerine, aklın zorunlu ilkeleri deyip geçer. Fakat Gülen bu unsurları doğrudan Allah’ın yaratmasına bağlar.
5. Özgürlük ve İrade Kavramı
Kant’a göre, insanın en temel özelliklerden biridir, özgürlük. O, apriori bir ilkedir. Zira insanın ahlaki sorumluluğu, ancak özgür olmasıyla mümkündür. Onun, “Ahlâk yasasının ayrılmaz bir ön koşulu olarak özgürlük” [27] ifadesi bu anlama gelmektedir. Böylelikle, özgürlük ve ahlak arasındaki, birbirlerine indirgenemeyen ve zorunlu olan, bu bağıntıya dikkat çeker.
İrade, insandaki ‘isteme yetisi’ anlamına gelmektedir. Nesnelerde, bu isteme özelliği olmadığından, onlar için, iyi veya kötü söz konusu değildir.
Kant, kişilerdeki bu ‘istemek’ yetisini, apriori bir ilke olarak kabul etmektedir. O, bu istidadı şöyle izah eder: ‘‘İsteme, nesne ve nesnenin tasarımıyla hiçbir zaman dolaysız olarak belirlenmez, isteme daha çok kendine aklın bir kuralını, bir nesnenin gerçekleşebilmesini sağlayan, bir eylemin hareket nedeni yapan yetidir. Böylece iyi veya kötü, aslında eylemin kendisiyle ilgilidirler, kişinin duyum alma durumuyla değil. Ve bir şey, kayıtsız şartsız, her bakımdan ve başka bir koşul gerektirmeden iyi ya da kötü olacaksa, ya da öyle sayılacaksa, bu, bir eylem tarzından, istemenin maksiminden başka bir şey olamaz; dolayısıyla iyi ya da kötü diye adlandırılabilecek olan, bir nesne değil, eylemde bulunan kişinin kendisidir: ona iyi ya da kötü insan denir.’’ [28]
İnsanın kalbi ve ruhi hayatının esaslarını anlattığı Kalbin Zümrüt Tepeleri eserinde, ‘Hürriyet’ başlığı altında ‘özgürlük’ konusuna değinen Gülen, bu temel ilkenin kaynağı olarak doğrudan Allah’tır, der:
‘‘Hürriyet; insan vicdanının önemli bir rüknü sayılan iradenin en esaslı rengi, en ehemmiyetli fakültesi ve en hayatî bir buudu olarak Allah’ın insanoğluna en müstesna ihsanlarından biridir.’’ [29]
İradenin kaynağı ve onun insanlara veriliş hikmeti, Gülen perspektifinden şöyle özetlenebilir:
‘‘Kâinatta cebir hâkimdir. Allah (cc), kâinatı yaratırken hiç kimseye sormamış ve hiçbir iradeyi esas almamıştır. ‘O, dilediğini yaratır.’ (86/16) Fakat insanlara da bir irade vermiştir. Bu irade, insan için bir terakkî veya tedennî vasıtasıdır. İradenin verilişi, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân ve Rahîm isimleriyle alâkalıdır. Yani, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın bu isimlerin tecellîsiyle insana bir lütfudur.’’ [30]
Ayrıca Gülen, iradenin varlığına deliller sayar ve onun mahiyetini şöyle açıklar:
‘‘Vicdan, işlediği kötülüklerin ağırlığını insana hissettirir. Evet, çok zaman insan, yaptıklarından dolayı pişmanlık duyar; ızdıraptan kıvranır.. İnsan irade ve istekten mahrum olup, yaptığını cebrî bir kaderin zorlamasıyla yapıyorsa, o zaman neden vicdan azabı çeksin.. Tereddüt, mukayese, muhakeme, düşünüp değerlendirme ve tercih edip karar verme faaliyetleri de iradeyi gösterir. Cüz’-i ihtiyarî de dediğimiz ‘irade-i cüz’iyye’, esasen haricî vücudu bulunmayan, itibarî bir varlığa sahip insanî bir temayül ve eğilim hissidir. Her şeyi yaratan Allah (cc) olmakla beraber, yine de hilkatte hiçbir zaman mutlak cebir değil, belki insan iradesinin sebep olduğu ‘şartlı cebir’ bahis mevzuudur.’’ [31]
Gülen, insan hürriyeti ile insanın ahlakiliği konusunda, derin bir münasebet kurar. Varlık içinde, insan fertlerinin yaratılışındaki o istisna konumunu, ‘‘Onu hor görme, varlığın yaratılış gayesini hor görme, onu tezyif etme de hilkatin ruhunu tezyif etme demektir. O, hor görülüp tezyif edilmeyecek kadar âli olduğu gibi, asla feda edemeyeceği bir kısım hususiyetleri de olan müstesna bir yaratıktır: Onun hürriyeti elinden alınamaz.. ona tahakküm edilemez.. o kat’iyen zulme uğratılamaz.. ve hele asla sömürülemez; zira bunların hepsi, insanlık mânâsını tahkir ve insanî ruha haksızlıktır; dolayısıyla en büyük ahlâksızlıktır.’’ [32] cümleleri ile anlatır.
Gülen, irade insanın lazım-ı gayrı müfarıkıdır, [33] diyerek onu olmazsa olmaz bir esas sayar ve bu açıdan ‘isteme’ yetisine apriori bir ilkedir diyen Kant ile örtüşür.
Hürriyet konusunda ise Kant, insanın ahlaklı olmasının bir şartı kabul ederken, Gülen, özgürlüğü kulluk ile irtibatlandır ve ‘‘Hakikî hürriyet kemal-i ubûdiyetin lâzımıdır; bu iki şeyi eş anlamlı bile kabul edebiliriz. Bu itibarla, denebilir ki insan, Allah’a kulluğu ölçüsünde hürdür.’’ [34] şeklinde düşünür.
6. Ahlakın Temellendirilmesi
Kant aynı zamanda bir ahlak filozofudur. Kural değil ilkeler ortaya koyar. Bu kılavuz yasalar, ‘‘Öyle davran ki davranışın temelindeki ilke, tüm insanlar için geçerli olan evrensel ilke veya yasa olsun! [35] İnsanlığı, kendinde ve başkalarında, bir araç olarak değil de her zaman bir amaç olarak görecek şekilde davran! [36] Öyle davran ki iraden, kendisini herkes için geçerli olan kurallar koyan bir yasa koyucu olarak hissetsin!’’ [37] şeklinde, mana olarak, bu üç aşamada özetlenebilir.
Bu ilkelerin yaptırım gücünü, metafizik bir ilke olan, insana ‘saygı’ ile temellendirir. Pratik Aklın Eleştirisi eserinde özel bir konum yüklediği bu saygıyı, ‘‘Demek ki ahlâk yasasına duyulan saygı, düşünsel bir nedenin uyandırdığı bir duygudur ve bu duygu tamamen apriori bildiğimiz ve zorunluluğunu doğrudan doğruya kavrayabildiğimiz tek duygudur.’’ [38] diye tanımlar.
Buradan hareketle, yasaya olan saygıya da bir temel arayan Kant, aynı eserinde, bu dayanak noktasının Tanrı olduğunu şöyle açıklar:
“Yalnız ve yalnız Tanrı’ya yüklenen üç özellik vardır ve bunların üçü de ahlâksaldır: Tanrı tek kutsal olandır, tek kutlu olandır, tek bilge olandır; çünkü bu kavramlar sınırlanmamışlığı kendileriyle birlikte getirirler. Öyleyse bu kavramların düzenine göre Tanrı, kutsal yasa koyucu ve yaratıcı, iyilikli yönetici ve koruyucu ve adil yargıçtır da. Bunlar, her şeyi içeren üç özelliktir; Tanrı bunlar aracılığıyla dinin konusu olur ve bunlara uygun olarak metafizik yetkinlikler kendiliklerinden akla katılırlar. “ [39]
Dahası Kant, ilerleyen sayfalarda Tanrı’nın sıfatlarını da ifade eder ve: “Şimdi bu kavrama (Tanrı) pratik aklın nesnesine göre bakmak istediğimde, görürüm ki, ahlâk ilkesi bu kavrama, ancak en yüksek yetkinliğe sahip bir dünya yaratıcısı varsayımıyla olanaklı bir kavram olarak izin verir. O, her şeyi bilir olmalıdır ki, davranışımı, niyetimin en derinine kadar, bütün olabilecek durumlarda ve bütün gelecek için bilsin; tam güçlü olmalıdır ki, davranışıma uygun sonuçlar versin; aynı şekilde her yerde hazır, öncesiz- sonrasız vb. olmalıdır.” [40] şeklinde bir açıklama yapmaktadır.
“Ahlaki niteliğin kökenini zaman içinde aramamız gerekir.” [41] diyen Kant, burada kişilerde bulunan ‘nitelik’ vasfına dikkat çekmektedir. Bu nitelik, fıtrat olarak (Almanca orijinal kullanımı die Angele) her insanda bulunur demektedir. Bazı mütercimler bu kavramı, ‘fıtrat’ veya ‘öz’ yerine ‘eğilim’ şeklinde de tercüme ederler. [42] Fıtrat veya öz, metafizik bir unsura, doğrudan yaratılışa ve evrensel bir değere işaret eder.
Aranan ahlaki yargıları ise, “O halde pratik bir aklın biricik nesneleri, iyi ve kötüdür.” [43] diyerek ifade eder. Önemli bir ayrıntıyı dipnotunda şöyle açıklar: Arzu edilen şeyi iyi olarak düşünmek, hatalıdır. Doğrusu, iyi olan şeyi, düşünerek arzulamaktır, der. [44]
Gülen ise ahlakı, insandaki metafizik bir ilke olan ruh ile temellendirir ve kişinin kendi ruhuna odaklanmasını salıklar. O, “Ahlâk, insanoğlunun davranışlarıyla alâkalı bir kısım yüksek düsturlar ihtiva eder ki, hepsi de ruhun yüksekliğinden kaynaklanmaktadır. Buna dayanarak diyebiliriz ki, kendi ruhuyla içli-dışlı olamamış kimselerin, ahlâk kaidelerini de uzun zaman temsil edebilmeleri oldukça zordur. “ [45] beyanıyla, bu hususu vurgular.
Ahlakın, öteki insan ve toplum ile olan irtibatına, ayrıca temas eden Gülen, insanlardan uzak inşa edilen bir ahlak anlayışını da tasvip etmez. Ve, “Aslında hakiki mânâda bir ahlâkîlik veya lâahlâkîlik de, ancak dört başı mamur böyle bir toplumun ferdi olmakla ortaya çıkacaktır. Toplumdan kopuk olan münzevîlerin ahlâkîlik veya lâahlâkîliklerinden söz edilemez.” [46] diyerek, ideal insan ve toplumdan beklenen ahlak anlayışına dikkat çeker.
Evrensel insanî değerlerden referans alan ahlaki davranışları ve bunlara saygı duyan, riayet eden ideal fertleri tarif ederken, bazı hususları öne çıkarır: “Destekleyeniyle desteklenen arasında herhangi bir çıkar ilişkisi bahis mevzuu olmadığı gibi, Allah rızasının dışında herhangi bir mülâhaza da kat’iyen söz konusu değildir. Bu derin ve gönülden münasebetler, tamamen evrensel insanî değerlere dayanmakta..” [47]
O, temelde hem birey hem toplum açısından, ahlakın özü olarak şu hususları sayar: “Ayrıca ahlâk aşkı, ruhî hayatın disipline edilmesinin en önemli yolu olduğu gibi, toplum içinde istikrarın en ehemmiyetli unsuru ve ahengin de en hayatî esasıdır. Doğruluk, emniyet, hakperestlik, sözünde durma, medenî cesaret, başkalarına karşı saygılı olma ve mâneviyata bağlılık gibi hususlar, ahlâkın özü ve ruhun da temel dinamikleridirler.” [48]
Her iki filozofta, ahlakın, fert ve toplum için değeri vurgulamış, bunların evrensel olduklarına dikkat çekmiş ve Bir Yaratıcı ile temellendirmişlerdir.
Ahlakın temel ilkelerini belirlemek için Kant, pratik aklı yeterli görürken, Gülen hem vahyi hem de aklı esas almıştır.
7. Sanat Felsefesi
Sanatın aradığı hüküm, güzel yargısıdır. Güzel sonucuna kişiler ‘beğeni’ istidadı ile ulaşabilmektedir. Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi eserinde, güzel-çirkin yargısının, insan açısından imkânlarını sorgular.
Öncelikle, aranmakta olan ‘güzel’ kavramının ve ‘beğeni’ yetisinin tanımlanması gerekmektedir. Kant bu ifadeleri şöyle tarif eder:
“Beğeni, bir nesneyi ya da bir tasarım türünü, hiçbir çıkar olmaksızın, bir hoşlanma ya da hoşlanmama yoluyla yargılama yetisidir. Böyle bir hoşlanmanın neticesine güzel denir.” [49]
Ona göre haz, içinde çıkar barındıran öznel bir yargıdır. Bu nedenle, açık bir şekilde, hoşluk hazdır [50] çıkarımında bulunur.
Her insanda apriori bulunan, ‘beğeni’ yetisine ilave olarak, vicdanı çağrıştıran ‘ortak duyu’ [51] ile ‘amaçlılık’ [52] kavramlarını, sanat anlayışının temelinde kullanır. Bunlar onun, estetik ve teleolojik yaklaşımlarıdır.
Evren, ‘amaç’ varmışçasına ve sadece teorik akılla ‘tahayyül’ edilirse, insan doğru/yanlış hükümlere ulaşır. Buna teleolojik yaklaşım denir ve nesneldir. Evren, ‘amaç’ varmışçasına hem teorik hem pratik akılla birlikte tahayyül edilirse, insan bu sefer, güzel/çirkin yargılarına ulaşır. Buna da estetik yaklaşım denir ve özneldir. [53]
Doğadaki sanat ile insanın ortaya koyduğu estetiği o, farklı değerlendirir. Doğa salt güzeldir. Ama insanın yaptığı, temsilden [54] ibaret olup, mutlak anlamda değil taklit edilebildiği ölçüde güzeldir. Zaten ‘iyi’ ve ‘güzel’ metafizik değerler olduğundan objektif ölçümü yapılamaz. Sadece belli sınırlar dâhilinde ulaşılabilen ‘doğru’ yargıları, subjektif değildir.
O, teorik ve pratik aklın paslaşması neticesinde, insanlar ‘güzel’ yargısına uzanabilir, tezini savunur. Elbette Kant’a göre bu durum, insanlardaki özel ‘tahayyül’ istidadı ile gerçekleşmektedir.
Gülen ise güzel ve güzellik kavramına, doğrudan metafizik bir irtibat kurar. Tarifini de, “Bizim düşünce dünyamızda, her güzel nesne veya obje Hak güzelliğinin bir aynası ve bir aks-i sadâsıdır.” [55] diyerek seslendirir.
Topyekün varlığın güzelliğinin mutlak olmadığını düşünen Gülen, bunu şu cümlelerle ifade eder: “Hakikî güzellik Hakk’a ait, kusursuz kemal de O’na ‘özgü’ ve O’nun lâzımıdır.” [56]
Varlıktaki var olan güzelliğin izahını ise ilahi tecellilere bağlar ve bunu “Her güzel nesne veya obje Hak güzelliğinin bir aynası ve bir aks-i sadâsıdır. Öyle ki, gönüllerimizde takdir, sevgi, hayranlık ve heyecan uyaran her manzara, her âhenk, her ses, her tenasüp, her motif O Güzeller Güzeli’nin bir tecellîsi olması itibarıyla…” [57] şeklinde ifade eder.
Dahası Gülen, varlık içinde, sanatın en zirvesine, insanı konumlandırır. İnsan sanatını, bir bütünlük içinde ele alır ve bunu şöyle dillendirir:
“İnsanın kendisi ise, bütün bu güzelliklerde âdeta son nokta gibidir; evet heykeli-hendesesi, maddesi-mânâsı, fiziği-metafiziği, düşüncesi-aksiyonu, aklı-imanı itibarıyla insan, -eskilerin ifadesiyle- tam bir nüsha-i kübrâdır.” [58]
Filozoflar, varlıktaki güzelliği temaşa etmişlerdir. Bu güzellik hakkında Kant müstakil bir eser, Gülen de özgün makaleler kaleme almıştır. Kant, insanın sanattaki güzelliği nasıl fark ettiği üzerine yoğunlaşırken, Gülen de bunun kaynağına dair esaslı açıklamalarda bulunmuştur. Bilimsel anlamda estetiğin bir birimi olmadığından, güzelliği metafizik bir unsur kabul etmişler ve konuyu sanat anlayışları çerçevesinden yorumlamışlardır.
8. Aydınlanma Fikri
Bireylerin ve toplumların iyileşmesi manasında ilerlemesi demek olan aydınlanma, her iki filozofun da ele aldığı temel konulardan biridir. Tarihsel bağlamda, ileri veya geri yöndeki değişim ve dönüşümlerin, unsurları vardır.
Kant’ın aydınlanma felsefesinde merkez, biricik akıldır. Gülen’de ise, akıl ve vahiy şeklinde, iki merkez bulunur.
Meşhur ‘Aydınlanma Nedir?’ makalesinde Kant bu hususu şöyle açıklar:
“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.” [59] Kant’a göre aydınlanmanın adresi sadece akıldır.
Gülen belli kısımlarda Kant ile örtüşür. Fakat sadece akıl ile aydınlanma düşüncesini eksik addeder. Ne akılsız bir vahiy ile ne de vahiysiz bir akıl ile hakiki aydınlanma olamayacağı tezini savunur.
O, bu kontrollü ve temkinli duruşunu, “Zatında, ileri-geri tarihi tekerrürler devr-i daimî de, hemen her zaman, vahye karşı alakasız kalınıp, akli olanın ihmal edildiği dönemlerle, semavi aydınlanma ve aklın aktivitesini tam ortaya koyduğu devrelerin tenavübünden başka birşey değildir. Ne zamanki nebilerin neşrettiği ziya ile gönüller aydınlanmış, dimağlar tenevvür etmiş; cismaniyet ve madde kendi çerçevelerine çekilmiş, fizik de metafizik de yerli yerine oturmuş… işte o zaman, yeni bir kalb ve kafa izdivacı gerçekleşerek yepyeni bir milat daha yaşanmıştır.” [60] şeklinde ifade eder.
Her ikisinde de aydınlama için akıl, ortak bir odak olarak, olmazsa olmaz bir şarttır. Fakat Kant için vahiy mümkün iken, Gülen için durum, diğer bir şart şeklindedir. Ayrıca Said Nursi’nin, “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder.” [61] düşüncesine iştirak eder ve gerçek bir aydınlama için her ikisinin de lüzumuna inanır. [62]
9. Vahyin İmkânı ve Aklın Konumu
Kant vahyin imkânını reddetmez ve bu hususta olumlu bir tavrı vardır. [63] Ona göre insan aklı, Tanrı’dan insana verilen adeta özel bir vahiydir. O, ‘harici ve dâhili’ şeklinde vahyi iki kategoride tasnif eder. Harici vahiy; malum olandır, yani ilahi sözlerden oluşur. Fakat dâhili vahiy, her insanda bulunan akıldır, tezini savunur.
Bu düşüncesini şöyle dile getirir: “Bütün vahiyler, harici ve dâhili vahiy olmak üzere ikiye ayrılabilir. Tanrı’nın harici vahyi iki türlü olabilir: Ya eserler aracılığıyla ya da sözler. Dâhili tanrısal vahiy ise Tanrı’nın bizim kendi aklımız yoluyla vahyetmesidir. Bu ikincisi, diğer tüm vahiyleri öncelemeli ve harici vahyin değerlendirilmesine yaramalıdır. O, harici bir vahyin gerçekten Tanrı’dan olup olmadığını anlamam noktasında, bir mihenk taşı olmalı ve onun doğru kavramlarıyla beni donatmalıdır.” [64]
Bu cümleden hareketle Kant’ın, vahyi bir epistemolojik bilgi kabul ettiği ve teist bir filozof olduğu söylenebilir. Fakat pratik akıl ile doğrulanması şartını da unutmamak gerekir. Bu ifadelerinden yola çıkarak, hakkında deist olduğu şeklindeki hipotezler, [65] esasında Kant’ın kendi sözlerinden hareketle değil, onun adına söyletilen subjektif yorumlar sayılır. [66]
Gülen, vahyi şöyle tarif eder: “Vahiy, ilk nüzûlünde melek vasıtasıyla gerçekleştiği gibi, daha sonra da büyük ölçüde hep böyle bir muvâcehe ve mukabeleye bağlı cereyan etmiştir; cereyan etmiş ve çok defa bir melek aracılığı söz konusu olmuştur: Melek, getirdiği mesajları Peygamber’in kalbine ilka ettiği gibi, aynı zamanda, vahye esas teşkil eden Kur’ân âyetlerinin nasıl telâffuz ve tilâvet edileceği konusunda da Nebî’ye üstadlık ve rehberlik yapmıştır…” [67]
Ayrıca Gülen’e göre akıl ise, mutlak hakim değil sadece bir şahittir. O, “Aklın, insandaki kuvvelerin en hayatîlerinden biri olduğunda şüphe yoktur. İyiyi-kötüyü birbirinden tefrikte, güzeli-çirkini dış yüzleri itibarıyla temyizde mutlak hâkim olmasa da, sadık bir şahit olduğu bedîhîdir.” [68] diyerek, aklın kıymetini ortaya koyar ama ona kontrollü yaklaşır.
Aklın hevaya yenik düşmemesi kaydıyla, Kant ile benzerlik arz eden bu hususu, Gülen şöyle ifade eder:
“Aslında, yaratılış itibariyle akıl, hep Yaratan’a açıktır, sürekli O’nu arar; heva ve hevese yenik düşmemişse mütemadiyen ışığı kovalar ve dünyevîliği aşabildiği andan itibaren de bir mârifet mahzenine dönüşerek O’nun aşk u iştiyakıyla sabahlar-akşamlar…” [69]
Doğrunun yanlıştan, iyinin kötüden, güzelin çirkinden ayrılmasında, görüldüğü gibi Kant düşüncesinde mihenk taşı, akıldır. Oysa Gülen perspektifinde temel ölçü, vahiydir. Elbette Gülen’e göre de akıl Yaratan’ı arar ve varlığına şahitlik yapar. Ama bu arayışında akıl, vahiy ile yol almazsa hevaya mağlup olabilir, kaydını da düşmektedir.
10. Akıl ve Vahiy Çatışması
Gülen’in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın düzenlendiği Abant Platformunun ikinci toplantısında, akıl-vahiy ilişkisine değinilmiştir.
Yapılan müzakerelerde, bir mutabakata varılmış ve sonuç bildirgesinde, “İslam vahyinin akla hitap ettiği ve aklı rakip ve muhalif olarak görmediği; vahyin anlaşılmasında asıl görevin akla düştüğü ancak yorumda bulunurken, parçacı yaklaşımlardan uzak durulması gerekildiği; vahyin ilahi bilgi iletim tarzı, aklın ise beşeri bir bilgi edinim vasıtası olduğu; vahiy ve akıl arasında bir çatışma olduğunun kabulü durumda, din ile ilim, devlet ile din ve hatta hayat ile din arasında bir gerginlik doğacağı ve vahiy ile akıl arasında bir uzlaşmazlık bulunduğunun iddia edilmesi durumda ya aklın ya da vahyin yanlış değerlendirilmesinin söz konusu olduğu ve bilgi birikimini geliştirerek vahye yeniden bakılması gerekir.” duruşu beyan edilmiştir. [70] Görüldüğü üzere bu metinler, vahyin akılla anlaşılmasını merkeze almaktadır. [71]
Vahiy ile akıl karşı karşıya kaldığında, Kant’a göre o vahiy, Kutsal Kitap’ta yazılı bile olsa, hatalı olma olasılığı vardır. Zaten Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmesi olayını da böyle değerlendirir. [72]
Demek ki, akıl ile vahyin zahiri karşıtlığında, her iki filozofta da benzer bir tavır vardır, denilebilir. Kur’an, İncil, Tevrat gibi vahiy kaynaklı metinlerin, tarihi süreç içerisinde korunmuşluğu, korunmamışlığı veya kitapların bazı bölümlerinin değişikliğe uğrayıp uğramadığı meseleleri ise dinler açısından kritik edilen apayrı bir husustur. Filozofların akıl-vahiy ilişkisine bakışlarında, muhatap aldıkları kitapların elbette etkisi olmuştur.
11. Mucizelere Bakış
Kant, mucizeler konusuna şüphecidir ve mesafeli yaklaşır. O, tarihi, bir bilim olarak kabul etmez. Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesi gibi mucizeler de belli tarihsel hadislerdir. Bu açıdan olayların doğrulanması, ya mümkün değildir ya da zayıftır. Tarihi bir haberin doğruluğu, Kant açısından her zaman şüphelidir. Ayrıca o, mucizelerin kaynağının ilahi mi yoksa şeytani mi olup olmamasını da sorgulayarak, ‘bilinemez’ şeklinde bir duruş sergiler. [73]
Mucizelerin her insana ulaşmadığını ve evrensel olmadığını şöyle ifade eder:“Bu haliyle her insanın ulaşmamış olduğu ve ulaşamayacağı bir şey olarak, tüm insanları evrensel olarak bağlayıcı değildir.” [74]
Gülen ise Kur’an ve Sünnet ile sabit olan bu olağanüstü olayları itikâdi açıdan tasdik ve kabul eder. O, “Âciz bırakmak, acze düşürmek mânâlarına gelen ‘i’câz’ sözcüğünden türetilmiş ‘mucize’ nübüvveti tasdik, dini teyid ve mü’min kalblerde itminan hâsıl etmeye matuf, peygamberin eliyle Allah’ın yarattığı harikulâde hâl, olağanüstü söz ve tavır demektir; bu hâl ve tavrın nübüvvet davasına iktiran etmesi de onun en önemli şartıdır.” [75] diyerek, meseleyi hem tanımlar hem de hikmetini açıklar.
Kant, mucizeleri açıktan reddetmez fakat onlara doğrulanması mümkün olmayan tarihsel olaylar olarak bakar. Oysa Gülen, Kur’an ve Sünnet kaynaklı mucizelerin hem imkânına hem de haberine inanır.
12. Din Felsefesi
Kant’ın din hakkında durduğu yer tartışmalıdır. Bu durum, onun din felsefi bağlamında ortaya koyduğu, özellikle Saf Aklın Sınırları Dahilinde Din eserindeki, özgün yorumlarından kaynaklanmaktadır.
Kant’ın vahyin imkânını reddetmediğini, şu dörtlü sınıflandırmasından anlaşılmaktadır. Hatta bu konudaki tasnifi ise şöyledir: “Sadece doğal dinî, ahlaken zorunlu yani ödev olarak gören kişi, rasyonalist olarak tanımlanabilir. Eğer bu kişi, tüm doğaüstü tanrısal vahyin gerçekliğini inkâr ediyorsa ona natüralist denilir. Diğer taraftan eğer vahyi kabul ediyor da, vahyi bilmenin ve onu gerçek kabul etmenin din için zorunlu olmadığını ileri sürüyorsa saf rasyonalist diye tanımlanabilir. Fakat vahye imanı, evrensel din için zorunlu görüyorsa imanî konularda ona saf doğaüstücü denilir.” [76]
Böylesi bir tanımlamada, insanın ahlaklı olabilmesi için vahiy bilgisi, birincisinde zorunlu değildir, ikincisinde inkâr edilir, üçüncüsünde mümkün görülür, dördüncüsünde ise zorunludur, şeklinde özetlenebilir.
Kendisinin, bu dört sınıflandırmadan, hangi noktada durduğunu, net olarak ifade etmez. Bütüncül bakıldığında, kanaatim, ‘saf rasyonalist’ olduğu yönündedir. Yani vahiy mümkündür, inkâr edilemez bir bilgi kaynağıdır ama zorunlu da değildir, düşüncesi hakimdir.
Kant’ın dinleri tasnif yapmasının temel nedeni, tahrif edilip edilmediğine dair kontrol amacı yatmaktadır. [77] Yoksa beşerî bir din icat etme iddiası yoktur. Teslis akidesi, Hz. İsa’nın insanüstü konumu, mucizelerin hakikatini sorgulaması ve asli günahın geçerliliği gibi hususlara dair yaptığı kritikler, hep bu bağlamda düşünülmelidir. O, dogmatizm ile şüpheciliği sanki uzlaştırmak istemektedir.
İkili bir din tasnifi yapan Kant, birini diğerine önceler ve bunları uzlaştırmaya çalışmaktadır. Bu, yeni bir din kurma hevesi değildir. Fakat öncelik verdiği, bir tane dediği, bu yegâne hak dini; saf ahlaki akıl dini veya hakiki din şeklinde tanımlar.
Burada biri diğerinin içinde midir yoksa bunların kesişen kısmı mıdır, sorusunun cevabı net değildir ve iki türlü de anlaşılabilir. Esasına Kant’ın hakiki din anlayışına göre, bu dairelerin örtüşmesi önemli bir kriterdir ve dahi vahyi mümkün [78] kılmaktadır.
Özetle, farklı tercümeler ve ifadeler dikkate alındığında, birincisi; doğal din, evrensel akıl dini veya akıl dinidir. İkincisi ise; doğaüstü din, tarihsel din veya öğrenilmiş din şeklindedir.
Kant’ın şu ifadeleri bu konuyu izah sadedindedir: “Doğal din, herkesin kendi aklını kullanmak suretiyle ikna olabileceği; öğrenilmiş din ise başkalarını ancak eğitim-öğretim yoluyla ikna edebilecek bir dindir.” [79]
Bu iki din arasındaki sentezi açıklarken, bunların karşıt gibi anlaşılmamasını şöyle ifade eder: “Doğal dini, doğaüstü dinden ayırmak gerekir, ama birbirlerine karşıt olacak şekilde değil; doğal din Tanrı bilgisinin kullanılmasıdır ve ahlaklılığa bağlıdır. Doğaüstü din, daha yüce bir tanrısal muavenet vasıtasıyla doğal dinin tamamlanmasıdır.” [80]
Gülen’in din konusundaki duruşu gayet nettir: “Din, insanları kendi hür iradeleriyle hayırlara sevk eden ilâhî prensipler mecmuasıdır. İnsanın maddî-mânevî terakkisini, dolayısıyla da dünyevî ve uhrevî bütün saadetlerini hazırlayacak esasları dinin prensipleri içinde bulmak her zaman mümkündür. Din, Allah’ı bilip birleme, O’nun yolunda hareketle ruh saffetine ulaşma, O’nun namına ve O’nun emirleri istikametinde insanlarla münasebetlerini düzene koyma, hatta O’nun hesabına bütün varlığa karşı derin bir alâka ve muhabbet duymanın unvanıdır.” [81]
Özel olarak İslam dinini ise, “İslâm’ın kökleri, zaman-mekân üstü sonsuzluk; muhatabı, gökler ve yer vüs’atinde mânevî genişliği olan insan kalbi; hedefi de, dünya ve ahiret saadetidir. İslâm, ezelden ebede uzanan sırat-ı müstakîmin adı ve yeryüzünde insanların en şereflisinin kalbinden başlayarak bütün gönüllerin fethedilmesi ve herkesin ‘ebed’ arzusunun gerçekleştirilmesi için gönderilmiş semavî bir nizamın unvanıdır.” ifadeleri ile tarif eder. [82]
Başka bir tanımlama ise: “İslâm, Hz. Âdem’den günümüze kadar insanların düşüncede, tasavvurda, pratik hayatta ve iç âleminde her şeyini tanzim edip bunlara birer ölçü getiren ve vaz’ ettiği mizanla da bunları tartan sistemin adıdır. Bu sistem, insanı bir mekanizma hâlinde yaratan ve onu her şeyiyle görüp gözeten bir Zât tarafından ortaya konulması yönüyle oldukça kapsamlıdır.” [83] şeklindedir.
Gülen’in eserlerine ve hayatına bütüncül bakınca, özel olarak İslam, korunmuş ve evrensel tek semavi dindir. Hristiyanlık ve Yahudilik ise tahrif olmuş lokal semavi dinlerdir, denebilir. Bu nedenledir ki İslam’da, diğer dinlerde olduğu gibi, akıl-vahiy düzleminde bir çatışma veya ilim-din arasında bir tenakuz [84] olmaz, düşüncesini savunur.
Kant ise akla ters olan her türlü dini mesajın, geleneğin, ibadetin veya vahyin kendisinin, tahrif olabileceğini sürekli vurgulamıştır.
13. Ölüm Ötesi Hayat
Kant, ödül ve ceza müessesesinin lüzumunu, ahlaki bir gereklilik olarak görür. Bu duruşunu “Erdemliliğin mutlulukla ödüllendirilmesi, kötü ahlaklılığın ise cezalandırılması isteği, saf olarak yalnızca ahlaki bir istektir. İçinde bencillikten bir cüz dahi barındırmaz. Ve bu her akıllı insan için kaçınılmazdır. İşte bu bizi, dünyanın ahlaki bir bânisi ve yöneticisi olarak yaşayan (Hayy olan) bir Tanrı’yı kabul etmeye götürür.” [85] diye ifade eder.
Kant’ın ölüm ötesi hayata bakışı, Yahudiliği evrensel bir din olarak görmemesinin nedenini açıklarken görülmektedir. O, Yahudiliği, ölümden sonra yaşama dair hiçbir özen gösterilmemiş olması ile eleştirir. [86] Zira o, ahlakın temellendirilmesi için, Tanrı ve ölüm ötesi inancını gerekli görmektedir.
Dahası o, “Bütün insanlar ve bütün zamanlar için ancak bir tek din vardır. Diğer inançlar ve kitaplar, zamana ve yere göre değişik olabilecek, dinin yayıcı araçlarından başka bir şey değildir.” [87] düşüncesindedir.
Gülen ise, Ölüm Ötesi Hayat isimli eserinde, haşir akidesinin imanın en temel esaslarından biri olduğunu, şu şekilde izah etmektedir:
“Biz haşrin hakikatine Kur’ân ve hadislerin anlattığı şekilde inanır ve meselenin bize ait olmayan yönünü Cenâb-ı Hakk’ın ilmine havale ederiz.” [88]
Gülen, yine bu eserinde, ahiret inanmanın delillerini akla yaklaştırarak bunları farklı başlıklar altında tek tek anlatır. Mesela şu dünyada görülen, hikmeti, şefkati, cömertliği ve muhafazayı ahiretin varlığının dört esası olan evrensel kanıtlar olarak sayar.
Kant ise ‘numen’ kabul ettiği, teorik aklı aşan, sonsuzluk ve bu gibi metafizik konularda kendine bir sınır çizer veya susmayı tercih eder.
14. Tanrı Tasavvuru
Kant hakkında en çok tartışılan konulardan biridir, onun Tanrı tasavvuru. Bütüncül düşünememenin doğal bir sonucu olarak, onun inancı hakkında ateist, agnostik, deist, panteist ve teist şeklinde çeşitli çıkarımlar yapılmıştır. Hatta onun teist olduğuna kanaat edenler arasında bile, Katolik ya da Protestan mezhebine mi yakın durduğu sorunu da vardır. Onun ders notları ile basılan kitapları arasındaki farklılıkları tespit eden, bir doktora çalışması da söz konusudur. [89]
Bu farklılıkların nedeni, onun düşüncelerine parçacı yaklaşmaktan kaynaklanmaktadır. Oysaki din felsefesi bağlamındaki bazı düşünceleri isabetli/ isabetsiz olabilir. Hatta bazı düşünce ve ameller ile günaha girmiş de… Fakat bütün bu durumlar, onu itikadını anlamada ve kesin bir kategoriye sokmada, diğer insanlar için yeterli bir bilgi sayılmamalıdır.
İşte bu sebeple, Kant’ın Tanrı tasavvuru hakkındaki düşüncelerden, birkaç ifadesini sunmakla yetineceğiz:
“Deist, bir Tanrı’ya inanır; Teist ise yaşayan (Hayy olan) Tanrı’ya inanır.” [90]
Pratik Aklın Eleştirisi eserinin önsözünde, Tanrı idesini, gerçekliğini, nesnelliğini ve zorunluluğunu, şu şekilde temellendirir:
“Teorik akılla karşılaştırıldığında yalnızca öznel kalan, bununla birlikte teorik akıl gibi saf, ama pratik olan bir akıl için nesnel geçerliği de bulunan bir kabulün temelini buluyoruz; böylelikle, özgürlük kavramı aracılığıyla, Tanrı ve ölümsüzlük idelerinin nesnel gerçekliği ve bu kavramları kabul etme hakkı, hatta bunları saf aklın gereksinimi olarak kabul etmenin öznel zorunluluğu yaratılıyor.” [91]
Ahlak felsefesini anlattığı bu eserinin, sonuç bölümünde ise:
“İki şey, üzerlerine sık sık eğilip ısrarla düşünülürse, insanın ruhsal yapısını hep yeni, hep artan bir hayranlık ve korkunç saygıyla dolduruyor: üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlâk yasası. Her ikisini, karanlıklarda gizlenmiş ya da benim ufkumun ötesinde aşkın alanda imişlercesine aramama ve sırf tahmin etmeme gerek yok; onları önümde görüyorum ve doğrudan doğruya benim kendi varoluşunun bilincine bağlıyorum.” [92] ifadesini kullanır.
Gerek önsöz gerekse sonuç, birlikte bütüncül bir düşünceyle ele alındığında Kant, özgürlük üzerinden, hem Tanrı, hem sonsuzluk hem ahlak yasası arasında, adeta indirgenemez zorunlu bir ilişkiyi izah etmektedir. Açıktan yazmasa dahi bunların, dolaylı ve örtülü bir şekilde, “Yukarıda ve içimde bir Tanrı olduğunun kanıtı bunlar.” ifadesi, anlam olarak, metne adeta yedirilmiş ve yansımıştır.
Ayrıca Kant, Tanrı’nın Zat’ının bilinmemesini (bu inanılmasına mâni değildir, bu inkâr etmek de değildir), insanlardan dünyada bunun esirgemesini ise iyi görür ve olumlu yorumlar:
“Bizi var kılan, O araştırılıp bilinmez olan bilgelik, bizden esirgediği şeyde de, bize bağışladığı şeyden, daha az saygıya layık değildir.” [93]
İşte kontrollü metafizik yapan Kant’ın, Tanrı tasavvurunda, en son geldiği nokta burasıdır. Zaten ana akım İslami teolojiye göre de, Allah’ın Zat’ı değil, isim ve sıfatları tasavvur edilebilir. Fakat Zat’ı tefekkür edilemez ve edilmez.
Öyle ki Kant, Tanrı tasavvurunda kararlıdır ve bu inancından da vazgeçmeyeceğini ısrarla vurgular:
“Saf ahlâk yasasının, bir basiret kuralı olarak değil bir buyruk olarak, her insanı göz yumulmayacak biçimde bağladığı kabul edilince, haksever bir insan diyebilir ki: bir Tanrı’nın olmasını istiyorum, benim bu dünyadaki varoluşumun aynı zamanda doğa bağlantılarının dışında, saf bir anlama yetisi dünyası içinde bir varoluş olmasını istiyorum, en son olarak da sonsuza dek sürmek istiyorum; bunda ısrar ediyorum ve bu inançtan vazgeçmeyeceğim.” [94]
Kant düşüncesinde, evreni başlatan ve yaratan Tanrı’dır. Onun Tanrı telakkisi ahlaksal bakımdan zorunludur ve bunu şöyle ifade eder:
“En yüksek iyi için varsayılması gereken, doğanın en üst nedeni, anlama yetisi ve isteme aracılığıyla doğanın nedeni, bunun sonucu olarak da başlatıcısı olan bir varlık, yani Tanrı’dır. Sonuç olarak, en yüksek türetilmiş (yaratılmış) iyinin, en iyi dünyanın olanağının koyutu (postulası), aynı zamanda en yüksek aslî bir iyinin gerçekliğinin, yani Tanrı’nın varlığının postulsıdır. En yüksek iyiyi geliştirme, bizim için ödevdi; dolayısıyla bu en yüksek iyinin olanaklılığını varsaymak, yanlızca bir hak değil, aynı zamanda ödeve bir gereksinme olarak bağlı olan zorunluluktur. En yüksek iyi de ancak Tanrı’nın varoluşu koşuluyla olabildiğinden, bunun varsayılması ödevle ayrılmaz bir biçimde bağlıdır, yani Tanrı’nın varlığını kabul etmek, ahlâksal bakımdan zorunludur.” [95]
Bazen de Tanrı’yı, bir sıfatı üzerinden yani ‘her şeyden haberdar olan’, ‘içimizi iyi bilen biri’ olarak da ifade eder. Zira kullandığı kelime ‘kalp mütehassısı’ (der Herzenskündiger) anlamındadır. [96]
Gülen’in Tanrı tasavvuru ise, Kur’an ve Sünnet’e dayanır. O, bu konudaki düşüncelerini açık ve seçik olarak ortaya koyar. İlah Allah’tır. Allah, mübarek bir lafızdır ve İlahi Zat’ının özel adıdır. Bu konuya dair kaleme aldığı bir makalede inancını şu şekilde paylaşır:
“Lafz-ı Celâl ve İsm-i Âzam da denen ‘Allah’ kelime-i mübarekesi, kendini bize ‘Esmâ-i Hüsnâ’sıyla bildiren ve sıfât-ı sübhaniyesiyle zihin, mantık ve muhâkemelerimize bir çerçeve vaz’eden, bütün esmânın Müsemmâ-i Akdesi ve bütün evsâf-ı kemaliyenin Mevsûf-u Münezzehi, ulûhiyet tahtının biricik mâliki ve rubûbiyet arşının sahib-i bîmisali Zât-ı Ecell ü A’lâ’nın adıdır.” [97]
Aynı yazıda o, “Zât-ı Ulûhiyet’e ait bütün isimler birer esmâ-i sıfât, ‘Allah’ lafzı ise bir ism-i Zât’tır ve bütün ilâhî isimleri ya bililtizam veya bittazammun ihtiva etmektedir.” [98] demektedir.
Dahası Gülen, “Âcizane diyorum ki: Zât-ı Bârî nasıl ezelî ise, ezelden beri O’nun adı ‘Allah’tır. ‘Allah’ kelimesine bir temel kelime aramak uygun değildir.” [99] düşüncesine sahiptir.
Kant’ın Tanrı tasavvuru ile Gülen’in Allah inancının ortak bir noktası, O’nun idrak edilemez olmasıdır. Zat’ının tefekkür edilememesi ve bunun insanlardan esirgenmesi konusunu ise Gülen şöyle seslendirir:
“Allah, idrak edilemez, zira O, ihata edilemeyecek ölçüde her şeyi muhîttir. Bu itibarla da, O’nun tam ihata edileceğini iddia etmek, muhîtin muhît olduğu aynı anda muhât olabileceğini düşünme demektir ki, bu da açıkça bir tenakuzdur.” [100]
15. Hukuk Felsefesi
Kant, 1795’te yayımlanan Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme eserinde, devletlerin, geçici ve sadece bir savaşı sonlandıran ‘barış antlaşması’ yerine, kalıcı ve bütün savaşları bitiren ‘barış ittifakı’ kurmalarını [101] önerir.
Ebedi Barış fikrinin temellerini, birinci bölümde altı, ikinci bölümde üç olmak üzere toplam dokuz ilke ile açıklar. Daha sonra bu maddelere, bazı eklemeler yapar. [102] Onun bu eseri, Birleşmiş Milletlerin kurulmasının bir zemini olarak da düşünülebilir.
Savaşı, hukukun tükenmesi olarak gören Kant, onu, üzüntü verici ve çaresizlik sonucu doğan bir vasıta diye tanımlar:
“Harp, tabii halde, hukuka uygun yargılayacak hiçbir mahkeme olmadığından, hakkını kuvvet kullanarak savunmak için başvurulan, hüzün verici zaruri bir vasıtadan başka birşey değildir.” [103]
Uluslararası kalıcı bir barış imkânlarını düşünen Kant, bunun formülü olarak, ‘milletler devleti’ (civitas gentium) fikrini ortaya koyar:
“Devletlerin birbirleriyle münasebetlerinde harbe açık kanunsuz durumlardan kurtaracak, akla uygun tek yol, tek tek insanlar gibi, vahşi ve başıboş hürriyetlerinden vazgeçerek, umumi kanunların müeyyidesi altına girmek ve daima gelişerek, sonunda bütün dünya milletlerini kucaklayacak bir milletler devleti kurmaktır.” [104]
Dünya vatandaşlığı hakkı, şeklinde bir kavram geliştiren Kant, bunu, “Kanunlar manzumesinin tamamlanmasında, zaruri bir son adım sayılmalıdır.” [105] diyerek ifade eder. Ona göre, Tanrı’nın, yeryüzünde en çok değer verdiği, insan haklarıdır. Bu haklar, Tanrı’nın kutsal bir emaneti olup, korunması da gerekir. [106]
Genel kanunların, evrensel kanun olamayacağını ve imkânsızlığını savunur. Temel bir ilkeyi bulabilmedeki zorluğa dikkat çeker: “Matematik bilimlerininkine benzer, böyle bir formüle varma imkânı elde edilmedikçe, kanun koyucunun, kendisiyle çelişmeye düşmekte olup olmadığını tayine yarayacak, hiçbir mihenk taşı bulunamayacak.” [107]
Devlet içinde veya dışında, hukukun ‘alenî’ olmasını savunur. Zira alenî olmadan adalet olmaz. Adalet olmadan da hukuk ortadan kalkar. Alenî olmanın, apriori veya transandantal formülünü şöyle tarif eder:
“Başka insanların haklarıyla ilgili olan ve dayandığı düsturlar alenîyetle uzlaşmayan bütün fiil ve hareketler, hak ve adalete aykırıdır.” [108] Ona göre bu ilke, ahlaki ve fazilet doktrini bakımından hem zaruri hem hukuki hem apriori hem menfi (eksik anlamında) bir prensiptir.
Gülen’in de temel ilkelerinden biridir, adalet kavramı. O, Kur’an’ın ana maksatlarını, tevhid, haşir, nübüvvet ve adalet prensipleri şeklinde ifade eder.
Hukukun asıl kaynağı olan adaleti şu şekilde tanımlar: “Adalet, esasen dengeli olma, aşırılığa düşmeme, herkesin ve her şeyin hakkına riâyet etme ve asla zulme girmeme demektir; her insan, hem Rabbine, hem nefsine, hem de halka karşı adalet ve istikamet içinde bulunmakla mükelleftir.” [109]
Adaleti bir vasıta değil bir ilke gören Gülen, bu evrensel prensibin sonucu ise halkın mutluluğu ve Hakk’ın hoşnutluğu olarak belirtir:
“Hak, adalet, eşitlik ve evrensel güven gibi konuları, belli hedeflere ulaşmada birer vesile ve belli doktrinleri gerçekleştirmede birer vasıta olarak kullananlara karşılık İslâm, bu âlemşümul değerleri, halkın mutluluğu ve Hakk’ın hoşnutluğu birleşik noktasında ele alarak, hem Yaradan’ın hem de yaratılanların isteklerini birden gerçekleştirmiştir.” [110]
Ulusal ve uluslararası hukuka saygı, onun teşvikleri ile şekillenen Hizmet Hareketi’nin temel ilkeleri arasındadır. Hizmet Hareketi, barış içinde birlikte yaşama ve insanlığa hizmet etme ortak idealine matuf.. diyerek başlar ve ilhamını İslamî ve evrensel insani değerlerden alan bir sivil toplum hareketidir, şeklinde biterek tanımlanır. Bu ilkeleri Gülen, hayatta iken onaylamıştır. [111]
Gülen’in onay verdiği, temel prensiplerden bazıları şunlardır: Hizmet katılımcıları hukuka saygılıdır, hiç kimseyi hukukun üzerinde görmezler, faaliyetlerini her zaman insan izzetini koruma hassasiyeti, yaşadıkları ülke kanunları ve evrensel hukuk prensipleri çerçevesinde yaparlar. Hizmet barışçı bir harekettir. Şiddeti siyasi bir araç olarak kullanmayı reddeder. [112]
Dahası Gülen’in onursal başkanlığı yaptığı, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının, ulusal ve uluslararası çaptaki diyalog faaliyetleri, küresel barış arayışlarının da bir parçasıdır. Bu bağlamda, Papa II. Jean Paul dâhil, birçok görüşme gerçekleştirmiştir. [113]
Gülen, savaş yerine ısrarla diplomasi der ve bunun sonuna kadar kullanılmasını önerir. O, barışın asıl savaşın arızi olduğunu, hatta Hz. Peygamberin (sas) savunma veya müdafaa amaçlı harplere mecbur bırakıldığını söyler.[114] Günümüz koşullarında küresel yeni bir savaşı yıkım görür ve sulhu savunur. Her türlü terörü lanetler [115] ve şiddetin her çeşidine asla yol vermez. Onun barışı esas aldığı bu duruşu, eserlerinde sıklıkla görülebilmektedir.
Sonuç
Bu araştırma yazısında, her iki filozofun, ağırlıklı olarak kendi eserlerinden seçilen ifadelerinden hareketle ve belirlenen bazı konular üzerinden, okuyuculara onları mukayese yapma imkânını verecek, düşüncelerini paylaştık.
Filozoflar, farklı gerekçelerle, manayı karşılamayan içi boşalmış isim ve kelimeler yerine, yeni kavramlar üretmişlerdir. Bu yöntemle, özgün fikirlerini ifade ederek, gerek çağdaşlarına gerekse gelecek kuşaklara felsefi bir miras bırakmışlardır.
Elbette her iki filozofun yukarıda bahsi geçen konular haricinde de birçok hususta karşılaştırılması yapılabilir. Amerikalı filozof Dr. B. Jill Carroll, Medeniyetler Diyaloğu eserinin bir kısmında, Gülen ile Kant’ın düşüncelerini birlikte ele almış ve kritik etmiştir.
Carroll, belli konular üzerinden her iki filozofu mukayese ederek “Tamamen farklı bir çerçeveden, yani İslâm’ın dinî-felsefî dünya görüşünden geliyor olmasına karşın, Gülen Kantçı analiz ruhunu yansıtıyor gibidir.” [116] tespitinde bulunur.
Kavramlaştırma, dil, usûl ve üslup farklılıkları mahfuz, yazıda da görüldüğü üzere, birçok ortak konuda fikir yürütmüşlerdir. Serdedilen bu fikirler, bazen birbirleri ile örtüşmekte bazen de ayrışmaktadır. Bu durum eserlerine bütüncül bakıldığında fark edilebilir.
Filozofların menfaat, çıkar mevzusundaki tepkisel tavırları örtüşür. Onlar, güzel ahlakın önemi, küresel barışın değeri, insan hakları gibi konularda hem ilkesel duruşlar sergiler hem de buluşurlar. Vahiy, din, Nebi, mucize gibi hususların yorumlanmasında ise onların ayrıldıkları görülür.
Filozoflar, eşya ve hadiselerden soyutlamalar yaparak, evrensel ilkeleri aramışlardır. Sonuçta hem fiziki hem de metafizik konularda, esaslı felsefi doktrinler geliştirmişlerdir. Onların bu fikir çileleri, ulusal ve uluslararası platformlarda etkisini göstermiştir.
Elbette Gülen, sadece bir filozof değildir. O aynı zamanda bir sivil toplum hareketinin lideridir. Bu açıdan, daha ziyade, Kant’ın düşünceleri entelektüel çevrelerde ve akademilerde ilgi bulmuşken, Gülen’in fikirleri ise birey ve halklarda karşılık bulmuştur.
Zamanı kullanma konusundaki hassasiyetleri ortak olup, bıraktıkları eserler de bunun bir neticesidir.
Gülen, Kant’tan sonra yaşamış, onun fikirlerini incelemiş, ona yazılarında ve sohbetlerinde yer yer atıflar yapmış, kadirşinaslığının bir neticesi olarak ona değer vermiş ve bir röportajında [117] ‘hayranlığını’ dahi ifade etmiştir.
Kaynakça:
- JHW Stuckenberg, Immanuel Kant’ın Hayatı, Londra: MacMillan, 1882
- MF Gülen, Küçük Dünyam, Ufuk Yayınları
- Immanuel Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’inde Din Tasavvuru, Sakarya Üniversitesi, Hüseyin Aydoğan
- Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları
- MF Gülen, Kendi Dünyamıza Doğru
- MF Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri-3
- MF Gülen, Buhranlar Anaforunda İnsan
- MF Gülen, Yeşeren Düşünceler
- MF Gülen, İnancın Gölgesinde-1
- MF Gülen, Ölçü veya Yoldaki Işıklar
- MF Gülen, Örnekleri Kendinden Bir Hareket
- MF Gülen, Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader
- MF Gülen, Kırık Mızrap
- Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: Ioanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları
- MF Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri-2
- Religion Within The Boundaries of Mere Reason, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni
- Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları
- MF Gülen, Beyan Kitabı
- MF Gülen, Çizgimizi Hecelerken
- Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir? Tercüme: Nejat Bozkurt, Remzi Yayınları
- Din, Modernlik, Fethullah Gülen Hareketi: İslam’ı Asrın İdrakine Söyletmek, Ahmet Çelik, Doktora Tezi, Kocaeli Üniversitesi
- Immanuel Kant, Die Religion innerhalb der Grenzen der bloßen Vernunft, 5. Basım
- Immanuel Kant, Ethica, Etik Üzerine Dersler
- MF Gülen, Miraç Enginlikli İbadet: Namaz
- İrfan Yılmaz, Yeni Bir Bakış Açısıyla İlim ve Din, Nil Yayınları, 1998
- Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları
- MF Gülen, Ölüm Ötesi Hayat
- Jose Santos Herceg, Die Bedeutung Der Religion in Kants Moralphilosophie, Universitat Konstanz, Mart 2000
- Immanuel Kant, Kritik der reinen Vernunft, Akademieausgabe içerisinde Cilt 3, 1787 tarihli 2. Baskısı, Berlin
- Kant, Handschriftlicher Nachlass — Metaphysik, Akademieausgabe içerisinde Cilt 18, Berlin
- MF Gülen, Fatiha Üzerine Mülahazalar
- MF Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri-4
- B. Jill Carroll, Medeniyetler Diyaloğu, Mavi Ufuklar Yayınları
- MF Gülen, Sonsuz Nur-2
- Eyüp Can, Ufuk Turu, Doğan Kitap
Dipnotlar:
[1] Michael Behrent, http://www.koenigsberg-is-dead.de/I_Cosmopolis.html#_edn20
[2] https://fgulen.com/tr/hayati-tr/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi/ahlat-ve-seyyidler-soyu
[3] JHW Stuckenberg, Immanuel Kant’ın Hayatı, Londra: MacMillan, 1882
[4] MF Gülen, Küçük Dünyam, Ufuk Yayınları
[5] Kant’ın özellikle din felsefesinin şekillenmesinde, hocası Christian Wolff’un etkisi vardır. Düşüncelerinden dolayı Wolff, kovuşturma geçirmiş, idam cezasına çarptırılmış ve bu nedenle ülkeyi terk etmeye mecbur bırakılmıştır. (Karl Fritz Daiber, Marburg Journal of Religion, Mayıs 2008) Gülen’in düşünce dünyasında ise Said Nursi’nin fikirleri etkili olmuştur. Wolff gibi Nursi de dini düşüncelerinden dolayı ülkesinde benzer meşakkatlere maruz kalmıştır. (Tarihçe-i Hayat, Tahliller, Said Nursi)
[6] MF Gülen, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-36835771
[7] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 178–179
[8] MF Gülen, Aklın İki Yüzü ve Makuliyet, Kendi Dünyamıza Doğru
[9] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 24
[10] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Önsöz, S: 3
[11] MF Gülen, Akıl, Kalbin Zümrüt Tepeleri-3
[12] MF Gülen, Akıl, Kalbin Zümrüt Tepeleri-3
[13] Kant bu eserinde, Transandantal Estetik ve Transandantal Mantık şeklinde ikili bir tasnif yapar. Ayrıca Transandantal Mantık kısmını da iki alt bölüme ayırır: Transandantal Analitik (Çözümlem), Transandantal Diyalektik (Eytişim)
Transandantal Estetik başlığı altında o, uzay ve zaman konusundaki yaklaşımlarını açıklar. Transandantal Analitik kısmında, aklın kategorilerini (nicelik, nitelik, bağıntı ve modalite) ve apriori ilkelerini anlatır. Burası ‘fenomen’ ismini verdiği fiziksel bir alanın incelenmesidir.
Transandantal Diyalektik bölümünde ise transandantal ilkeler (Tanrı, Ruh, Evren) adını verdiği hususları izah eder. Bu kısım ‘numen’ ismini verdiği metafizik bir sahadır. (Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 9–12)
[14] MF Gülen, Kültür Mirasımızın Temel Kaynakları, Kendi Dünyamıza Doğru
[15] MF Gülen, İlim, Buhranlar Anaforunda İnsan
[16] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 134
[17] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 134
[18] MF Gülen, Akıl, Kalbin Zümrüt Tepeleri-3
[19] MF Gülen, İlim Aşkı, Yeşeren Düşünceler
[20] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 53
[21] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 56
[22] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 57
[23] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 135
[24] MF Gülen, İnsan İradesi ve Allah’ın Dilemesi, Kader Kitabı
[25] MF Gülen, Zaman Üzerine, Ölçü veya Yoldaki Işıklar
[26] MF Gülen, Zaman Asimetrisi, Kırık Mızrap
[27] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 78
[28] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 67
[29] MF Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri 2, Hürriyet
[30] MF Gülen, Kader Kitabı, Kaderle İlgili Soru ve Cevaplar
[31] MF Gülen, İrade-i Cüz’iyye Bahsi, İnancın Gölgesinde-1, S: 253–257
[32] MF Gülen, Ahlak Aşkı, Yeşeren Düşünceler
[33] MF Gülen, Bamteli, Serâzadlar Hürriyeti ve Gerçek Özgürlük, Dakika 30
[34] MF Gülen, Hürriyet, Kalbin Zümrüt Tepeleri-2
[35] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 39- 40
[36] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 69
[37] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 36–37
[38] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 82
[39] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 142
[40] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 151
[41] Religion Within The Boundaries of Mere Reason, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni, S: 60
[42] Immanuel Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’inde Din Tasavvuru, Sakarya Üniversitesi, Hüseyin Aydoğan, S: 2
[43] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 65
[44] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 66
[45] MF Gülen, Ahlak, Ölçü veya Yoldaki Işıklar
[46] MF Gülen, Ahlak Aşkı, Yeşeren Düşünceler
[47] MF Gülen, Günümüzün Karasevdalıları, Örnekleri Kendinden Bir Hareket, S: 108
[48] MF Gülen, Ahlak Aşkı, Yeşeren Düşünceler
[49] Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 62
[50] Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 59
[51] Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 95
[52] Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 333
[53] Kant Felsefesine Dair Bir İnceleme, Kanz Magazine Dergisi, Mayıs 2024
[54] Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 210
[55] MF Gülen, Güzel ve Güzellik, Beyan Kitabı
[56] MF Gülen, Güzel ve Güzellik, Beyan Kitabı
[57] MF Gülen, Güzel ve Güzellik, Beyan Kitabı
[58] MF Gülen, Güzel ve Güzellik, Beyan Kitabı
[59] Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir? Tercüme: Nejat Bozkurt, Remzi Yayınları
[60] MF Gülen, Aklın İki Yüzü ve Makuliyet, Kendi Dünyamıza Doğru
[61] Said Nursi, Münazarat
[62] MF Gülen, Kalb ve Kafa İzdivacı, Çizgimizi Hecelerken (Prizma-8)
[63] Kant, Lectures on The Philosophical Doctrine of Religion, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni, S. 28: 1119
[64] Kant, Lectures on The Philosophical Doctrine of Religion, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni, S. 28: 1117–1118
[65] Kant’ın Din Anlayışı, Dr. Necmettin Tan, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S:315–330
[66] Immanuel Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’inde Din Tasavvuru, Sakarya Üniversitesi, Hüseyin Aydoğan, S:126
[67] MF Gülen, Vahiy ve İlham, Kalbin Zümrüt Tepeleri-3
[68] MF Gülen, Akıl, Kalbin Zümrüt Tepeleri-3
[69] MF Gülen, Akıl, Kalbin Zümrüt Tepeleri-3
[70] Demokratik Hukuk Devleti, İstanbul: Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yayınları, (GYV, 2000b: 307–308)
[71] Din, Modernlik, Fethullah Gülen Hareketi:İslam’ı Asrın İdrakine Söyletmek, Ahmet Çelik, Doktora Tezi, Kocaeli Üniversitesi, S: 71–77
[72] Religion Within The Boundaries of Mere Reason, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni, S. 6: 87
[73] Religion Within The Boundaries of Mere Reason, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni, S. 6: 129–130
[74] Religion Within The Boundaries of Mere Reason, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni, S. 6: 104
[75] MF Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri 3, Keramet
[76] Immanuel Kant, Die Religion innerhalb der Grenzen der bloßen Vernunft, 5. Basım, S:180
[77] Immanuel Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’inde Din Tasavvuru, Sakarya Üniversitesi, Hüseyin Aydoğan, S:112
[78] Immanuel Kant, Die Religion innerhalb der Grenzen der bloßen Vernunft, 5. Basım, S:190
[79] Immanuel Kant, Die Religion innerhalb der Grenzen der bloßen Vernunft, 5. Basım, S:181
[80] Immanuel Kant, Ethica, Etik Üzerine Dersler, S: 104
[81] MF Gülen, Din, Ölçü veya Yoldaki Işıklar
[82] MF Gülen, İslâm Düşüncesinin Ana Karakteristiği, Kendi Dünyamıza Doğru
[83] MF Gülen, İslam Hakikati, Namaz Kitabı
[84] Yeni Bir Bakış Açısıyla İlim ve Din, İrfan Yılmaz, Takdim, Nil Yayınları 1998
[85] Kant, Handschriftlicher Nachlass — Metaphysik, Akademieausgabe içerisinde Cilt 18, Berlin, S: 725
[86] Immanuel Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’inde Din Tasavvuru, Sakarya Üniversitesi, Hüseyin Aydoğan, S:100
[87] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 34
[88] MF Gülen, Yeniden Diriliş Keyfiyeti, Ölüm Ötesi Hayat, S: 78
[89] Jose Santos Herceg, Die Bedeutung Der Religion in Kants Moralphilosophie, Universitat Konstanz, Mart 2000
[90] Immanuel Kant, Kritik der reinen Vernunft, Akademieausgabe içerisinde Cilt 3, 1787 tarihli 2. Baskısı, Berlin, S: 421
[91] Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Yayın: Türkiye Felsefe Kurumu, S: 4–5
[92] Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Yayın: Türkiye Felsefe Kurumu, S: 174
[93] Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Yayın: Türkiye Felsefe Kurumu, S: 160
[94] Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Yayın: Türkiye Felsefe Kurumu, S: 155
[95] Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Yayın: Türkiye Felsefe Kurumu, S: 136
[96] Immanuel Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’inde Din Tasavvuru, Sakarya Üniversitesi, Hüseyin Aydoğan, S:37
[97] MF Gülen, Allah ve Ulûhiyet Hakikati, Kalbin Zümrüt Tepeleri-4
[98] MF Gülen, Allah ve Ulûhiyet Hakikati, Kalbin Zümrüt Tepeleri-4
[99] MF Gülen, Allah Lafz-ı Şerîfi, Fatiha Üzerine Mülahazalar
[100] MF Gülen, Allah ve Ulûhiyet Hakikati, Kalbin Zümrüt Tepeleri-4
[101] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 24
[102] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 29
[103] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 13
[104] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 25
[105] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 27
[106] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 21
[107] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 15
[108] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 49–50
[109] MF Gülen, Bamteli, Adalet, Mülkün de Temelidir İnsanlığın da!.. Tarih: 26.08.2018
[110] MF Gülen, İslam Ruhu, Kendi Dünyamıza Doğru
[111] Hizmet Hareketi’nin Temel Değerleri / AfSV
[112] Hizmet Hareketi’nin Temel Değerleri / AfSV
[113] MF Gulen, Papa II. Jean Paul’e Verdiği Mesaj, fgulen.com sitesi
[114] MF Gülen, Erkânı Harp Peygamberi, Sonsuz Nur-2
[115] MF Gülen, Taziye ve Teröre Lanet, fgulen.com sitesi
[116] B. Jill Carroll, Medeniyetler Diyaloğu, Mavi Ufuklar Yayınları, S: 38
[117] Eyüp Can, Endülüs Harikalar Ülkesi, Ufuk Turu

